BİLİM ve BİLİMSELLİK (19)

Türkiye ve dünya gündemindeki gelişmeler hakkındaki fikirleriniz, yayınladığımız izlencelerin bölümleri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşabileceğiniz alan.

BİLİM ve BİLİMSELLİK (19)

İletigönderen Habip Hamza Erdem » Pzt Eyl 07, 2020 14:01

BİLİM ve BİLİMSELLİK (19)
Bütün sorun, ya da bu konudaki tartışmaların ana kaynağı, belli bir coğrafyada kurulmuş olan veya yeni kurulacak olan ‘Devlet’lerin ‘Devlet-Ulus’ olarak mı yoksa ‘Ulus-Devlet’ olarak mı tanımlanacağıdır.
Öyle ya da şöyle olmasının ‘önemi’ nedir diye sorulacak olursa, bunun önemi, hem ‘Devlet’in ve hem de ‘Ulus’un, deyim yerinde ise, ‘bilimsel’ açıklamasını, yani felsefî, tarihsel, toplumsal (sosyolojik), politik ve psikolojik olarak belirlenmesini sıradanlaştırmak ve böylece kimi ‘ideolojik’ yorumlara yol açıp açmamaktır.
‘Milad’cı yazarımız, “Bir ulus-devletin daha kurulma aşamasında millet bilincine sahip, yani kendini az çok belli bir toprak üzerinde siyasal egemenlik anlamında ayrı bir millet olarak gören birden fazla halk varsa ne olacak?” diye sorarak başlıyor. (abç, s.78)
Stephan, Linz ve Yadav’a göre, diyerek kendisine sözde bilimsel dayanak arayan Murat Somer, “demokratik Ulus-devletler bu duruma devlet-ulus modeli olarak adlandırdıkları politikalarla çözüm buluyorlar” diye devam ediyor.
Adı geçen yazarların “Devlet-Ulus Kurma” diye çevrilebilecek yayınlarına gönderme yapıyor: “Crafting State Nations: India and other Multinational Democracies” The Johns Hokins Universty yayını, Baltimore, 2011.
Bu ve benzeri yazarlar ve o arada Türkiye’deki tonlarca ‘sosyal bilimci’, dünyanın neresinde olursa olsun bir ‘Devlet-Ulus’un kurulabilmesi için öncelikle orada bir ‘Devlet’in önceden ‘kurulmuş’ olabileceğini akıllarına getiremiyorlar.
Durum böyleyken, kolonizasyon dönemi sonunda, yani XXnci yüzyılın ikinci yarısından sonra ve ardından ‘post-modern’ denilen ‘Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan ‘Devlet-Ulus’lara da, okuyucunun özellikle dikkatini çekmek isterim, ‘Ulus-Devlet’ dediklerini anımsayalım.
Çünkü bunlar, yerli ve yabancı tüm, benim sözde ‘bilimci’ dediğim okur-yazar aymazlar, ilk alıntıda altını çizdiğim millet (Ulus), millet bilinci, belli bir toprak (coğrafya), siyasal egemenlik (Devlet) ve halk kavramlarını yeterince bil-me-mek-te-dir-ler.
Ulusalcılığı (bir anlamda milliyetçiliği), vatanı (patrie), yurtseverliği (patriotisme), ülkeyi (pays), halkı (peuple), ulusu (nation) ve Devleti (Etat) ampirik olarak, gözlerine göründüğü biçimiyle ve ideolojik olarak fetişleştirilmiş olarak kafalarında canlandırmaktadırlar.
Nitekim yazarımız, az ileride ‘devlet vatanseverliği’ (patriotisme étatique) gibi yine moda bir ‘terim’e gönderme yapacaktır.
Dolayısıyla, ister istemez bütün bu terim, deyim ve kavramların tanımlanması ve tarihsel gelişimlerine gözatmamız gerekmektedir.
Önce bunları ‘yerli yerine’ koyalım ki, yazarımız ve onun başvurduğu tonlarca yazarın ‘yersizlik’ ve ‘densizlikler’ini kanıtlayabilelim.
Sondan başlanacak olursa, yurtseverlik (vatanseverlik) duygusu da, diğer tüm ‘duygu’lar (sentiment) gibi, onları uyaran (stimuler) ortam ve bağlam dikkate alınmadan incelenip irdelenemez.
Emile Durkheim bu duygunun “barış zamanlarındaki yerinin, yurt ya da vatanın tehdit edildiği dönemlerdeki yeriyle bir olarak ele alınmayacağını” yazmaktadır.
Nitekim yurtseverlik duygusunun belli bir zamanda veya kimi zamanlarda ‘ulusalcılık’ düşüncesiyle çakışıp, hatta kimi yerde Devlet ulusalcılığı (nationalisme d’Etat) ve İsrail’de olduğu gibi ulusalcı köktencilik (intégrisme nationaliste) biçimi alabileceği gibi Nazizm ve Faşizm gibi biçimler aldığını da biliyoruz.
Öte yandan bu tür ‘düşünce’lerin, daha doğrusu öğretilerin (doctrine) ortaya çıktığı halklar ile bu halkların yer aldığı coğrafyalara biraz daha yakından bakmak gerekecektir.
Örneğin ‘vatan’ ne demektir ve tarihsel olarak bu kavramın nasıl bir gelişim ve değişimi sözkonusudur?
Baştan söylenecek olursa, İlk Çağ’ın, Orta-Çağ’ın, Rönesans ve Yeni-Çağ’ın, Modern ve Post-Modern Çağ’ın ‘vatan’ anlayışı köklü değişikler göstermiştir.
Buna bağlı olarak yurtseverlik (vatanseverlik) duygu ve anlayışı da değişmiştir.
Öyle biz ‘ezelden beri’dir diye başlayan sözler, kulağa hoş gelebilir ama, ‘bilimsel’ olarak içi boş sözlerdir.
Ki buna, doğru bir biçimde ‘hamaset’ denilmektedir.
Böylece burada, bizim savımız olsun, bu ‘Milad’ türü çalışmalar ‘bilimsel hamaset’ kategorisine çok rahatlıkla sokulabilirler.
(Sürecek)
Kullanıcı küçük betizi
Habip Hamza Erdem
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 1155
Kayıt: Cum Haz 26, 2009 20:01

Şu dizine dön: Tartışma ve Fikir Meydanı

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x