Merkez Haber Ajansı muhabirinin Türkiye ve Dünya gündemi üzerine Prof. Dr. Darbehan Göktürk'ün değerlendirmelerini içeren 25 Mayıs 2011 tarihli telefon kaydı... Ses kaydı uzun olduğundan iki bölüm halinde verilmiştir... Ses kaydının tam metni aşağıdadır...
1. Kısım:
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=vvBJY48FTGE
- Alo? Buyurun.
- Alo. Efendim, Merkez Haber Ajansı'ndan arıyorum. Tekrar bazı sorularım olacaktı.
- Siz düdük mü çalıyorsunuz ararken?
- Düdük?
- Alarm...
- Yok. Belki başka bir yerden...
- İki defa...
- ...
- Bak... bak yine!... O zaman telefonunuz ötüyor sizin!.. Ne zaman ararsanız aynı hikâye: Metalik ötme sesi... Neyse, buyurun.
-...
- Yalnız, Ay tam olana kadar ama. Ne kadar sığdırabilirsem. Buyurun dinliyorum.
- Bu, Milliyetçi Hareket Partisi'ne karşı yürütülen bir şantaj politikası var... Kasetler... Takip edebildiniz mi bilmiyorum...
- Yok görmedim, bilmiyorum... Zaten gerek de yok görmeme... Sizce kimler, niçin yapmış olabilir?
- ...
- MHP'nin iyiliğini isteyenler?... Öyle mi? Olabilir mi böyle bir şey?
- ...
- Şimdi... Peşin olarak söyliyeyim; ahlâka aykırı bir davranışı, siyasi, maddi, manevi herhangi bir nedenle menfaat temini için başka insanlara duyurmak, en az söz konusu o davranış kadar ahlâka aykırıdır... Eşleri var mı?
- ...
- O kaset saldırısına maruz kalanlar evli mi?
- Tabi!
- Evli... Bilmeye hakkı olan taraf, aldatılan eşlerdir. Düşünürsek, sadece onları alakadar eder. Topluma değil, sadece aldatılan eşlere duyurulmuş olsaydı bu "duyurma", kabul edilebilirdi. Kabul edilebilir bir davranış olurdu. Sadece ilgili yetişkinleri alakadar etmesi gereken bir aldatma, üçüncü şahısları, toplumu niye alakadar etsin ki? Yani toplum niye duymak zorunda kalsın?.. Şimdi... Eşten kastım, sadece resmi evlilik bağıyla bağlı olanlar değil ha! Arada resmi evlilik bağı olmasa bile, bağlı olunan birisi varsa, o "eş"tir. Yani, resmi olmayan bir ilişki bile, sürekli bağlanma sorumluluğu, dolayısıyla sadakat ister. İstemelidir. Yoksa, "hayat anlık tatların toplamıdır" diyen hissî sorumsuz, haz manyağı... mekanik haz manyağı. "Haz"zı böyle anlayan, hissî sorumsuz liberal çapulcuların propaganda ettiği türden, "herkes herkesin her an karısı; herkes herkesin her an kocası" cinsinden toplum manzarası ortaya çıkar ki, kadın-erkek cinsel aşkının böyle hissedilip savunulmasına bizim his gramerimizde yer yok! Müsait değil...
Yani üçüncü şahıslara duyurmanın alemi yoktu gerçekten... Ha! Diyebilirsiniz ki, "bunlar toplum önünde insanlar". "Herkes tarafından tanınan siyasetçiler". İşte, "topluma iyi örnek olmak zorundalar. Aksi hâlde makamlarını, görevlerini bırakmalılar"!.. Bir defa, tanınmış olalım, olmayalım, hepimiz çevremize iyi örnek olmak zorundayız. Hangi mesleğe mensup olursak olalım, herkes topluma iyi örnek olmak zorunda. Şimdi bir defa... ("Bir saniye" diyor ve çayını içiyor...)
Şimdi, bir defa, insan işini iyi yapıyorsa, işinin ehliyse, -kaset saldırısına maruz kalanlar öyle midir, bilemem- bulunduğu makamın gerektirdiği liyakate sahipse. Mesela... Lafın gelişi, milletin malını özelleştirme yağmasına karşı savunuyorsa, savunmuşsa... Toplumun menfaatlerini ön planda tutuyorsa; o insanın sadece kendisini ve eşini alakadar eden sadakatsizliği nedeniyle bulunduğu görevinden ayrılması doğru olmaz. Böyle yapılırsa... Onun, o durumunu, sureti haktan görünerek topluma duyuran tertipçiler amaçlarına ulaşmış olurlar. Toplum zarara uğrar.
Her şeyden önce, "işi ehline veriniz" diye bir ölçü var bizim inanışımızda, biliyorsunuz.
- Evet.
- Eşiyle onu alakadar eden günahlarına değil, "görev"e, "işe ehil mi, değil mi" ona bakacaksınız! Ölçü bu... Ha tabi! Bir tecavüz söz konusuysa, para/pul karşılığında yapılmışsa... mesela ne bileyim... Reşit olmayan birisi, bir küçük çocuk istismar edilmişse; toplum meydanına iki yetişkin arasında, gönül rızasıyla bir ilişki görüntüsünden taşan bir sapkınlıksa eğer. Böyle diyeyim... Ne kadar işin ehli olursa olsun, failin görevinde kalması, doğru olmaz. Kendi rızasıyla ayrılmıyorsa, toplum müdahale eder, o faili görevinden alır.
Mutlaka bilirsiniz... Peygamber Efendimizin başından geçen bir hadise geliyor aklıma şimdi. Akılda kaldığı kadarıyla, üç aşağı, beş yukarı şöyle:
Şimdi, yolda giderken, bir genç yaklaşıyor. İşte "bir halt ettik", "bi şey yaptık"... bunu söylüyor... Peygamber duymuyor; duyduğu halde duymamış gibi yapıyor, yürüyor. Adam ısrar ediyor; "şöyle bir iş yaptım, ilişki kurdum. Beni cezalandır!" Peygamber, sarhoş olup olmadığını soruyor. Hayır, değil... İlla ki ısrar ediyor; "cezalandır". Peygamber, etrafında biriken kalabalığa, bunun kafasından bir zoru olup olmadığını filan soruyor. "Yok, gayet aklım başımda" diye atılıyor adam. "Peki, gören oldu mu, zina işlerken? Şahitlerin var mı?"... İşte sonunda da -uzatmıyım- Peygamberi ikna ediyor ve cezalandırılıyor...
Dikkat edilecek nokta, dört duvar arasında... dört duvar arasından toplum meydanına sızmamış bir günahı, işittiği hâlde, işitmemiş gibi yapıyor. Yani... sadece... yani, "sadece seni, o kişiyi alakadar eden dört duvar arasındaki halinizi bir an evvel düzgün hale getireceğinize... düzelteceğinize, toplum meydanına davul/zurna ile ilan etmenin kime ne faydası var be adam; düş yakamdan" gibi bir tavır.
Şimdi bu söylediklerimi ve "iki kişi arasında gönül rızasına dayanan ilişki" dememe bakıp, "kaset saldırısına uğrayanları, eşleri affetsin", demiyorum. Bu onların bileceği bir iş. Fakat, akılları başlarında koskoca adamlar... sadakatsizlik edeni kapının önüne koyarlar! Kadın veya erkek, kapının önüne konulur... Neydi öbür soru?
- Bir de, Öcalan'ın sözlerini takip edip edemediğinizi soracaktım. Bu "kıyamet kopacak!", "iç savaş çıkar!" gibi tehditlerde bulundu.
- Öyle mi?
- Evet, BDP'li bir çok milletvekili de zaten, onun devamı halinde höykürmeye devam ettiler. Evet.
- Bir saniye... Şimdi... "Türkiye'de iç savaş olmadığını söylemek" doğru değil. "iç savaş", yüzyılın başındaki istila teşebbüsünden bu yana toplumun içinde hep mevcut oldu, hiç kesilmedi... Tabi topyekun iç savaş şartlarına varmadı ama, alçak yoğunlukta, örtülü, kontrollü bir iç savaş hali, toplumun bünyesine musallat ve onu güçten düşüren, bir sinsi ateş gibi diyeyim, hep var oldu, hiç kesilmedi... Zaten topyekun iç savaş gerçekleşmiş olsa, toplum tabii dengesini bulup, rahatlamış olacaktı. Şüphesiz topyekun iç savaş arzu edilebilir bir şey değil. "Arzu edilebilir bir şey değil" ama, topyekun iç savaş bir vakıa! Getirdiği yıkıma karşın, tarihsel bir vakıa. Nisbeten kalıcı dengeler... Tarihe bakacak olursak, nisbeten kalıcı dengeler, büyük iç savaşlardan sonra kuruluyor. Mesela, hemen aklıma geliveren 1860'lar Amerikası, işte 40'lar Yunanistanı... 1920'lerde Bolşevik Devriminden hemen sonra Çarlık Rusyası'nın hali... 36'lar/30'lar İspanyası örnek verilebilir. Hatta, her çeşit şiddete karşı olan, ama, batı sömürgeciliğine direnen liderlere/yönetimlere daha çok karşı olan her kesimden liberal çapulcuların "devrim" dedikleri şu karşı-devrimler var ya.
- Evet.
- Onlar da aslında... Evet, onlar da aslında bir çoğunda iç savaş yaşanarak gerçekleştirilmiş hareketlerdir. Yani bütün devrimler ve karşı-devrimler, aynı zamanda şu veya bu derecede bir iç savaş yaşarlar...
Şunu da araya sıkıştırayım bu arada: Yugoslavya örneğine... Meselâ Yugoslavya da böyle iç savaş sonunda parçalanmış bir (Anlaşılmıyor)... Yugoslavya örneğine hep menfi olarak işaret edilir. İşte, "yeter ki iç savaş çıkmasın, yoksa Yugoslavya gibi oluruz! Parçalanırız!" şeklinde, sadece menfi örnek olarak ortaya atmak; bu doğru değil! Millici Blok içinde güya hem İstiklal Savaşı... İstiklal Savaşı mirasını sahiplenen, hem de bir türlü "Ya İstiklal, Ya Ölüm!" diyemiyenler, Yugoslavya'yı, Irak'ı ve Libya'yı hep menfi örnekler olarak kullanıyorlar. Dikkat etmişsinizdir. Bu iyi bir şey değil, sadece menfi olarak kullanmak iyi bir şey değil!
Durmadan "provokasyona gelmeyelim!" derseniz... Evet, "provokasyona gelmeyelim!", gelmeyelim ama, durmadan "provokasyona gelmeyelim" diyecek olursanız, provokasyona gelmiş olursunuz. Zira, "Ya İstiklal, Ya Ölüm!" diyeceğiniz an, bu "provokasyona gelmemek" adına hiçbir zaman gelmeyecektir.
Yugoslavya, Irak, Libya, özellikle Irak ve Libya, müsbet örneklerdir de. Evet, bir yıkım var ama, sömürgecilikle savaşmanın mümkün olduğunu da gösteriyorlar.
Aslında Sırplar, "Haçlı" motifini kullanmamış olsalardı, NATO'ya "Müslümanların hamisi" rolü oynama fırsatını vermemiş olsalardı, Yugoslavya da öyle kolay kolay da bölünemezdi.
"Provokasyona gelmemek", "İç Savaş'a meydan vermemek" adına savaştan yan çiziliyor ama, adam senin ülkeni/vatanını ele geçiriyor, öyle seyredip kalıyorsun! Ama Libyalısı, Iraklısı, sömürgeciye karşı bir gün kesin zafer kazanacaklarsa, ki, mutlaka kazanacaklar, düşmanı vatanlarından kovacaklar; bu zaferi İç Savaş şantajına rağmen, yani iç savaş / miç savaş dinlemeden savaşmaları sayesinde kazanacaklar. Hiç lamı/cimi yok!
Evet! 30 yıllık bozgunculuk süreci sonunda, bugün, ülkemizde açık iç savaş şartlarına gelindi. Şartlar böyle... Tabi topyekun iç savaşın çıkıp çıkmaması, o aşamaya evrilip evrilmemesi, etnikçilerin tavrına bağlı:
1- Silahlarını teslim edip, bozgunculuktan vaz geçecekler!
2- Kendilerini Türk Milleti içinde görecekler!.. Nasıl?.. Balkan kökenliler, Kafkasya kökenliler, Karadenizlisi, Egelisi, Akdenizlisi, Trakyalısı nasıl kendilerini Türk Milli Birliği'nin bir ferdi olarak görüyorlarsa, bu büyük aile içinde (Anlaşılmıyor) oluyorlarsa, öyle. Ha! Görmüyorlarsa, tamam görmesinler! Fakat bunun mükafatı olarak şurda bir devletçik bahşedemeyiz!.. (Devamı İkinci kısımda)

