Hac Yolunda Değil Haç Yolunda!.. / Behiç GÜRCİHAN

Hac Yolunda Değil Haç Yolunda!.. / Behiç GÜRCİHAN

İletigönderen NİLGÜN BAŞTUĞ » Çrş Ara 12, 2012 19:36

Hac Yolunda Değil Haç Yolunda!..

Tayyip Erdoğan ve çevresindeki kadroyu Türk siyasi hayatının tepesine taşıyan sürecin mimarları açısından, İslam artık AKP balonunun atması gereken bir safra haline gelmiştir. Toplum nezdinde başlatılan “muhafazakar demokratlık” tartışması sağın ideolojik yapılanmasına yönelik samimi bir kaygıdan çok; Tayyip Erdoğan ve ekibinin kendi tabanı nezdinde İslam etiketini sorunsuz olarak çıkarması gereğinden kaynaklanmaktadır. Pratikte zaten iktidara geldiğinden beri İslam’dan çok, Hristiyan ve Musevi odakların işine yarayan bir kadronun, İslam ile arasını açması bu açıdan bir zorunluluğu da ifade etmektedir.

Bu noktada; TSK ile AKP arasında yaşanan krizler, ne AKP’nin İslam, ne de TSK’nın laiklik ve Atatürkçülük konusundaki samimi kaygısından kaynaklanmaktadır. AB’yi “milli hedef” ilan eden TSK’nın, daha birkaç gün önce AB Komisyon Başkanı’nın Erdoğan’ı Atatürk ile aynı platforma koyan düşünsel çerçevesini sindirme sorunu ortadayken; NATO’nun yeni İslam konseptine birebir uyan Erdoğan ve misyonunun, NATO’ya sadıklığını her fırsatta kanıtlamaya çalışan bir yapı ile temelde çatışacağını düşünmek saflık olacaktır. Neticede, bütün yollar NATO çatısı altında kesişmektedir.

28 Şubatla başlayan ve günümüze kadar devam eden süreç; dış odakların aynı anda hem İslam’ı ,hem Ordu’yu hedef tahtasına yatırdıkları ve ayrıştırmaya başladıklarının ifadesidir. En stratejik okumaları yapması gerekenlerin, gelen dalgayı göremeyerek bu oyuna alet olmaları, sadece AKP’nin bir siyasi dinamik olarak ortaya çıkmasına neden olmamış aynı zamanda Türkiye’de ki bütün devlet yapısını hedef tahtasına oturtacak altyapıyı da hazırlamıştır. Türkiye’de İslam ve Ordu aynı anda ayrışmaktadır.

Bu durumda; AKP ile İslam’ın, TSK ile de laiklik ve Atatürkçülüğün ihya olacağını düşünen kitlelerin şapkalarını önüne koyup yeniden düşünme zamanı gelmiştir. Bu coğrafya mevcut siyasi yapı içerisinden, Türkiye’yi 100. Yılına bağımsız ve büyük bir Cumhuriyet olarak taşıyacak dinamikleri acilen yaratırken; herkesin klasik önyargılarından sıyrılıp batan gemide yön tartışmasının değil gemiyi tek parça yüzdürme tartışmasının esas olduğunu görmesi gerekmektedir.

RAPORUN TAM METNİ :

AKP’nin Türk siyaset sahnesine sokulması ve sekiz ayda iktidara taşınan bir parti unvanını kazanması bazıları için “çok hızlı” bir gelişme, bazıları için ise beklenen sondu.

Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını, “lider” olarak Türk kamuoyuna sunanların, lider tespit etme, pişirme ve servis etme yöntemlerini bilenler açısından, AKP olgusu gelişi çok önceden bilinen bir dalganın somut tezahüründen başka bir şey değildi.

Bu süreçte; Tayyip Erdoğan’ın bir lider olarak yaratılmasına, refleksleri en ince ayrıntısına kadar deşifre edilmiş ve milli strateji üretme konusunda ciddi yetersizlikler yaşayan TSK da dahil olmak üzere bir çok kurum ve kişi gönüllü ve gönülsüz olarak destek verdi.

Birilerinin; Ecevit portresinin ardından, midesi boşalmış bir halka istikrarlı ve yeni bir gelecek vaadi ile umut aşılayacak bir karizmaya ve bu karizmanın arkasında inşa edilecek yeni bir ilişkiler ağına ihtiyacı vardı. Ecevit’ten sonra, daha hızlı merdivenleri tırmanan bir başbakanın bile prim yapacağı bir ortamda; Tayyip Erdoğan portresi, “devlete karşı halkın yanıtı” iddiası ile sahneye sürüldü.

Türk toplumu, son yıllar dünya tarihinin en ince dokunmuş psikolojik harp örneklerinden birine şahit oldu da farkına varmadı.

Daha birkaç sene öncesine kadar “şeriatçı-yobaz” imgesi ile özdeşleştirilen bir isim, birkaç sene içerisinde Türkiye’de “değişimin karizmatik yüzü” haline dönüştürüldü. Bu, Hülya Avşar’ın magazin sayfalarındaki “rötuşlu” resimlerinde gündeme geldiği gibi; “bir photoshop” mucizesi idi.

Bu dönüştürülme sürecinde İslam sadece zamanı geldiğinde atılacak bir filtre idi ve Tayyip Erdoğan’ın geldiği noktada; İslam artık AKP ve Tayyip Erdoğan balonu için atılması gereken bir safra konumuna dönüşmüştür.


AKP’nin muhafazakar demokrat kavramı üzerinden; dış “entelektüel” çevrelerin kontrolünde yarattığı kavram karmaşası görünürde Türk siyasetinin “sağ” kanadına yönelik yeni açılımlar getirmeyi, toplumun renklerini yeniden karmayı ve yeniden bir siyaset dizaynının aracı olarak kullanılmak istemektedir.

Bu kavramsal kakafonini arasıra, AKP’yi toplum önünde daha fazla meşrulaştırmaktan ve halka bıkkınlık getirmekten başka bir işe yaramayan bir “laik-dinci” polemiği ile kesilmektedir. Artık sıradanlaşan bu polemiklerin, aslında TSK ve AKP’nin üst düzeyde sağlanan senkronizasyonuna halel getirmediğini ve sadece iki kurumunda kendi tabanlarına yönelik bir meşrulaştırma mekanizmasından başka bir işe yaramadığını daha önce ki analizlerimizde ortaya koymuştuk.

İslam : AKP için Bir Safra
Türkiye’de toplumsal bir dinamik yaratmak için kullanılabilecek en kolay unsurun din ve dolayısıyla İslam olduğunu görmek için sosyolog olmak gerekmez.

Toplumun bütün hücreleri ile atomize olduğu ve bu dejenerasyon sürecine karşı kitlelerin “iman”a daha duyarlı hale geldiği bir ortamda; bir toplumsal tabanın bir parti tabanına dönüştürülmesi için “İslam” biçilmiş kaftandır.

Bu noktada tek bir sorun vardır : Erbakan’la birlikte sürekli radikal çizgide tutulan ve dolayısı ile toplumsal bir dinamik yaratmak için gerekli estetik ve esneklikten uzak bu kavramın yeniden yoğrulabilir hale gelmesi için bir kırılma noktasına ihtiyaç vardır.

İşte bu nokta 28 Şubat olacaktır.
28 Şubat; Türkiye’de İslam’ı bir radikalizm aracı olmaktan çıkarıp, bir siyaset aracına dönüştüren çok başarılı bir dış operasyondur.

Bu sürecin en büyük iki oyuncusunun Çevik Bir ve Tayyip Erdoğan olması sizi yanıltmasın. Neticede, birbirinin anti-tezi gibi görülen bu iki şahsiyet aslında aynı güç odağı tarafından birbirlerine karşı sahneye sürülmüşlerdir.

Biri; meşru bir dava görüntüsü adı altında, hem kurumunu günümüze kadar sürecek psikolojik ve yıpratıcı bir savaşın ortasına çekerek, hem de Erbakan sürecinde sadece bir çevre unsuru olan İslam = Sermaye denklemini, normalleştirerek önemli bir rol oynamıştır.

Diğeri ise; kendi ekolü içinde, İslam = Siyaset denklemini “devletle barışık olma” adına yeniden dizayn etmenin startını verebilmiş ve Erbakan olarak alçılanmış “radikal İslamı” alçılarından çözerek karşımıza canlı, nefes alan ve toplumsallaşan bir dinamik olarak koymuştur.

O kadar planlı bir süreçtir ki; bu sürecin iki mimarının imajları da karşı yönlerde ama paralel olarak inşa edilmiştir.

Çevik Bir; “laik” ve “şeriat gelir” korkusu ile yaşatılan kitlenin “beyaz atlı prensi” olarak ta Somali günlerinden itibaren Türk kamuoyunun vitrinine bir “aydınlık ve başarılı” portre olarak konulmuştur. Tayyip Erdoğan ise; “devlete karşı kendine alan açmaya çalışan” fakat alçılanmış İslam’ın bunu başaramayacağını Erbakan’ın şahsında her geçen gün daha net gören muhafazakar kitle önünde ise “mazlum ama müstedil” ve en önemlisi “romantik” (Bir Şiir Okudu Mahkum Oldu) bir karizma olarak inşa edilmiştir.

Bu karizma inşasında; bir Türk paşasının ABD’nin kuyruğunda Somali’de işgal gücü olarak ne işi var sorusunu sormayan basından; yaptıkları çıkışlarla Tayyip Erdoğan gibi bir ismi Türk toplumunu nezdinde mazlum Spartaküs’e dönüştüren yargı mensuplarına; bir grup türbanlı öğrenciyi Türk siyasi tarihinin en romantik eylem odağına dönüştüren (birileri Deniz Gezmiş’e bu psikolojik desteği verseydi ne olurdu acaba) rektörlere kadar emeği geçen hiç kimseyi unutmamak lazım. Neticede bu süreç; onların aklı devrede olsa yaşanmaz ve oynanan oyun görülerek, bozma imkanı doğardı. Fakat olmadı.

Yine ilginçtir ki; bu sürecin iki “prensinden” birinin, emekli olmasından hemen sonra yine bir sahne şovu ile (bkz. Rumelili İşadamları Derneğinin canlı yayınlanan toplantısında bir lider olarak fiyasko bir tablo ortaya koyan Çevik Bir) kamuoyunun gündeminden ve vicdanından alaşağı edilirken; girdiği hapiste hem doktrinel, hem entelektüel eğitimi derinleştirilen Erdoğan toplumun karşısına daha bir ivme kazanmış olarak çıkarılmıştır.

Erdoğan’ın 28 Şubat süreci sonunda tasfiye edilmeyerek yeni bir alan kazanmış olması, süreci inşa edenlerin Bir’i kırıcı, Erdoğan’ı ise yapıcı bir role düşündüklerinin en büyük göstergesidir.

Fakat süreç yeni bir aşamaya gelmiştir. Bu yeni aşamada, balonun yükselmesini engelleyen bir safra vardır ve bu safranın adı, daha önce balonun kontrollü yükselişi ve kitlesel kontrolü için şart olan İslam’dır.

Öncelikle 28 Şubat’la başlatılan süreç ilk safhasında hedefini fazlası ile gerçekleşmiştir.
Nedir bu hedefler :


a) Ordunun, tartışılmayan ve dokunulmayan bir kurum olarak imajının derdest edilerek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Türk kamuoyunun acımasız ve kolaylıkla manipule edilebilir toplumsal tartışma sahasına çekerek, kurumun yeniden şekillendirilmesine ve kendi içinde ayrıştırılmasına yönelik dinamikleri başlatmak

a. Örnek : Bugün gelinen noktada, Yüksek Askeri Şura’nın kararlarının yargıya açılmasını artık “dinciler” değil TUSİAD’da istemektedir ve ordu içindeki ayrışma/kutuplaşma artık sokaktaki çocuğun bile tartışma konusu haline gelmiştir.

b) İslam ve çevre unsurlarını Erbakan’ın şahsında alçılanan donuk bir yapı olmaktan kurtarıp, yeni bir siyasi dinamiğin motoru olarak yeniden ısındırmak; bu kavram çevresinde çoklu bir tartışma başlatarak, ordu kavramı gibi İslam kavramını da katı halden sıvı ve akışkan hale dönüştürmek

a. Örnek : Bugün gelinen noktada, en radikal bilinen dinci akımlar bile, Erdoğan’ın şahsında açılan toplumsal alanın cazibesi ile daha pragmatik olmanın getirisini değerlendirme noktasına gelmiştir.

c) 28 Şubat operasyonu ile hayli kaba bir şekilde ortaya konan ve aslında ülkenin iç dinamikleri ile bağlantılı sermaye akışlarını içeren “İslamcı Sermaye” , “Yeşil Sermaye” kavramlarını süreç içinde zamanla normalleştirerek, bu tür sermayenin yarattığı her türlü dinamiği ekonominin hücrelerine yaymak .

a. Örnek : 28 Şubat operasyonunda hedef tahtasının tam ortasında bulunan “faizsiz” finans kuruluşlarının finans sisteminin asıl ve meşru unsurları haline gelmesi

Yukarıdaki hedeflerine yönelik yola çıkarken İslam’ı ve Ordu’yu sıçrama tahtası olarak kullanan mimarların artık ikisine de ihtiyaç yoktur. Bina inşa edilene kadar gerekli olan iskelenin artık demonte edilip bir kenara koyulması zamanı gelmiştir.

Ordunun bertaraf edildiği süreç ile İslam’ın başlangıçtaki rolüne kıyasla bertaraf edileceği süreç; Türkiye’nin toplumsal hafızasına bugüne kadar alışık olmadıkları paradoksal görüntüleri de sunmaktadır.

Bunlardan en son örnekleri ülkeyi ziyaret iki yabancı aracılığı ile yaşanmıştır. Bunlar öyle göstergelerdir ki; bu göstergelerle çakılacak çivilerle, usta toplum mühendisleri, Türk siyasi hayatının en sarp kayalıklarını kolayca aşabilir.

Bunlardan birincisini; bugüne kadar hiçbir ülkede görmediği başbakan muamelesini, hem de başında olduğu kurum, Avrupa’nın ulusal iktidarları ile yetki çatışması içindeyken gören (Bkz : Avrupa Komisyonu’nun Maastricht Kriterleri ile ilgili üye devletlerin siyasilerinden oluşan Avrupa Konseyi’ni mahkemeye vermesi ) AB Komisyon Başkanı Prodi sağlamıştır. Görüntünün verildiği yer Meclis kürsüsüdür. Prodi : Erdoğan’ı Atatürk ve Özal’dan sonra Türkiye’nin üçüncü büyük lideri ve hatta en büyük lideri ilan etmiştir.

Paradoks şudur ki; kurumsal olarak AB üyeliğini milli hedef ilan edecek kadar, çok iddialı bir şekilde sahiplendiği Atatürkçülüğü hayli sığ bir şekilde okuduğu anlaşılan TSK’nın gözünde Erdoğan ile Atatürk arasında fersah fersah mesafe olması gerekir. Ama kaderin cilvesine bakın ki; bir ülkenin ulusal kimliğini bir üst kimlikle örtmeyi ütopik bir hedef olarak ortaya koyan AB’yi “milli hedef” olarak kabul eden ve aynı zamanda Atatürk’ün en büyük mirasçısı olduğu sanılan bir kurum; şimdi milli hedef AB’nin, milli lider Atatürk’ü Erdoğan’la eşitlemesini zorlada olsa yutmak zorunda kalmıştır.

İkinci paradoksal görüntü; Müşerref’in Türkiye’yi ziyaretindeki konuşmasında yaşanmıştır. Yer yine Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüdür. Müşerref; normalde herhangi bir milletvekilinin kullanması durumunda yeni bir “laiklik” krizine yolaçacak “Bismillahirrahmanirrahim” sözünü konuşmasının açılışında kullanmıştır ve daha da ilginci hem salona girerken, hem de çıkarken asker selamı vermiştir. Ülkesindeki baskıcı ve batı yanlısı rejimin sembolü olan ve güya İslamcı bir partinin ağırlığını oluşturduğu parlamentoyu asker selamı ile selamlayan bu zat (ki birkaç gün önce kendi parlamentosunda muhalif sıralardan yükselen protestolara iki yumruğunu havaya kaldırarak selam verecek kadar yaratıcı olduğunu herkes bilmektedir)ın, konuşmasına “Bismillahirrahmanirrahim” olarak başlaması, bu zata yönelik TSK olsun, Çankaya olsun “derin devletin teveccühü” dikkate alındığında daha bir paradoksaldır.

İslamcı Zannedilen Bir Başbakan

Yukarıda temel bir analize tabi tutmaya çalıştığımız süreç, gelinen noktada Erdoğan’ı Başbakanlık, TSK’yı tarihin koltuğuna oturtmuştur.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaşadığımız süreçteki konuşlanması apayrı bir inceleme konusudur. Fakat raporun başlığından da anlaşılacağı üzere, amacımız Hac yolunda olduğu zannedilen bir ismin neden Haç yolunda en büyük çabayı sergilediğini ortaya koyma yolunda çorbaya tuzumuzu katmaktır.

Aslında raporun zamanlaması açısından tamamen şans eseri; Erdoğan’ın Haç yolundaki görüntüsünün en çarpıcı iki karesinden biri geçenlerde Cidde ziyareti sırasında yaşanmıştır.

Sadece Türkiye tarihinin değil, belki de dünya tarihinin ender karelerinden biri; İslam tabanlı bir siyasi liderin, İslam’ın göbeğinde bir salon dolusu Müslüman’ın yüzüne baka baka “Paranın dini olmaz. Her türlü etnik, dini, coğrafi olarak tanımlanmış ekonomik birliğe ve dolayısı ile İslam Ortak Pazarına karşıyım” sözlerini çerçevelemiştir. Sözkonusu liderin partisinin; her türlü kurumsal yapısı, sembolü ve dinamiği bir Hristiyan birliği olduğunu bas bas bağıran bir AB’ye üye olmak için her türlü tavizi veren bir hükümetin başında olması, bu sözlerin paradoksluğunu daha da arttırmaktadır.

Sözkonusu liderin çevresindeki kadroların; en ciddi etnik ve dini sermayeleşme operasyonun ana oyuncuları olması Erdoğan’ın sözlerinin samimi bir ifadeden çok, operatif nitelik taşıdığının en büyük göstergesidir.

İki küçük aşiretken bugün Başbakan’ın çevresindeki kadroları ve milletvekillerini kontrol edebilecek kadar örgütlenen ve palazlanan Kürtçü sermaye ile, sadece Türkiye’yi değil dünyayı yönetme ve değiştirme iddiasındaki İsrail kökenli Masonik sermaye;görmek isteyen gözlere paranın renginin, parayı çoğaltmak ve güç haline dönüştürmek için nasıl kullanıldığının en somut örneklerini içermektedir.

Geçen sene İslam Konferansı Örgütü toplantısında, İslam ülkelerine daha fazla demokrasi öğüdü vererek, “demo İslam” projesini hayata geçirenlere değerli bir destek veren Abdullah Gül ile; ABD’nin Suudi Arabistan üzerinde toplumsal mühendislik çalışmalarını yoğunlaştığı bir ortamda, “İslam Ortak Pazarına inanmıyorum” diyecek kadar samimiyetsiz bir tablo sergileyen Tayyip Erdoğan; neticede içinden çıktıkları toprağın İslam’ına değil, başka bir şeye hizmet etmektedirler. Neticede bu yolda; İslam ve farklı algılanışları sadece bir araçtır.


Bu konuyu, önlerine konulan perdeyi yırtma cesaretini bularak düşünmek isteyecek herkesin sorması gereken tek bir soru vardır :

Tayyip Erdoğan’ın şahsındaki kadroların iktidar koltuğuna oturmasından bu yana, bu iktidarın kontrolü altındaki coğrafyasında Müslümanlık mı, yoksa İslam dışı dinler mi daha fazla zemin kazanmıştır.


Öyle bir tablodur ki;

a) Güya İslamcı bir başbakan, partisinin iktidara gelişinin ikinci gününde, yanına Ermeni patriğini alarak kiliselerin mülkiyet haklarından ve bunların geliştirileceğinden sözetmiştir.

b) Bu ülkenin asil unsuru olan Müslüman Türkler bir borç dolayısı ile mülkiyet tuzağı içinde yaşam mücadelesi verirken, bu hükümetin AB’ye uyum paketleri başlığı altında çıkardığı yasalar, gayr-i Müslümlerin ülke toprakları üzerinde sadece mülkiyet edinmesini değil, bunları değerlendirme alanlarını da kıyaslanamayacak ölçüde genişletmiştir.

c) Kişilerin mülkiyet hakları neticede bireysel insan hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ve bir ülke için tehdit oluşturmaması gereken unsurlardır. AKP iktidarının bu alanda, Türkiye karşıtı güçlere sağladığı en değerli zemin bireysel mülkiyet hakkı alanında değil, ister yabancı sermaye kanunu, ister kamuda reform çalışmaları, ister AB’ye uyum paketleri çerçevesinde kurumsal ve belli bir ajandası olan dinamiklere açtığı yoldur.

d) Bugüne kadar, AKP’yi iktidara taşıyanlar açısından en sembolik ve somut öneme sahip türban konusunda, kalıcı hiçbir çözüm sağlanamamış ve konu adeta rafa kaldırılmıştır. Bu alanda, AKP’li unsurların ara sıra yaptığı çıkışlar, AKP’nin kozmik kadrolarının tabana yönelik gaz alma operasyonundan başka bir anlam taşımamaktadır. Muhafazakar tabanın, “bizim çocuk iktidarda, aman onu rahatsız etmeyelim, o zamanı gelince gerekeni yapacaktır” ruh halinin kırılmaması, iktidar dinamiğini sürdürmek için şarttır.

e) Güya İslamcı bir başbakan, Ortadoğu’da, Müslümanlara kan kusturan bir İsrail’in lojistik desteğinde tarihin en kapsamlı işgal harekatı başlarken, ABD askerlerinin başarısı için dua edecek kadar kıblesini kaybetmiş bir görüntü sunmaktadır.

f) Türkiye toprakları üzerinde din kökenli sermaye hiçbir hükümet zamanında olmadığı kadar ciddi harekat alanı elde etmiştir. Yanlış anlamayın. İslami sermayeden değil Hristiyan ve Musevi sermayeden bahsediyoruz. . Faizsiz finans kurumlarının ve İslamcı olarak bilinen sermaye odaklarının ekonomik dinamikler açısından geçmişe göre daha “meşru” ve “içselleştirilmiş” konumda olduğu doğrudur. Fakat en az bu odaklar ve hatta daha ileri noktada olan bazı odaklar vardır ki; bunlar Musevi ve Hristiyan sermaye tanımını birebir hakeden uluslar arası çevrelerdir. Güneydoğu’da gittikçe hız kazanan toprak alımlarından tutun da, Türkiye’nin finans piyasasına gittikçe daha derinlemesine ele geçirmesine izin verilen yabancı finans odaklarının arkalarındaki teolojik/ideolojik çerçeve bu tespiti fazlası ile haklı çıkarmaktadır.

Yukarıdaki liste uzatılabilir ama sonuçta aşağıdaki iki söz; çoğalan tespitlerle zayıflamayacak aksine güçlenecektir.

Bu sözlerden biri AKP’nin iktidara gelmesi üzerine değerlendirme yapan Yalçın Küçük’e aittir. O günlerde bu sözü anlamsız bulanların , bugün Küçük’e hakkını vermesi gerekir.

Bu zat;

“Erdoğan’ın iktidara gelmesi ile birlikte siyasal İslam projesi sona ermiştir”

derken bizim yukarıda çizmeye çalıştığımız tabloyu çok iyi şekilde özetlemiştir.

Keza anonim olarak ortalarda dolaşan şu değerlendirmede, Türkiye’de “İslamcı” olarak resmedilmeye çalışılan dinamiklerin aslında hangi güçler için bir manivela teşkil ettiğini göstermektedir.

“AKP ile Türkiye’de Müslümanlar; ancak Hristiyanlar kadar özgür, Museviler kadar zengin olabilir”

Peki, referansı İslam olduğu zannedilen bir Başbakan’ın bu çerçeveden çıkarak farklı bir çerçeveye oturtulması ve farklı dinamiklere hizmet etmesi; günümüzün “şeffaf” toplumsal yapısı içinde nasıl gerçekleştirilecektir.

Yeni İslam : Bir Pentagon Dizaynı

Her değişimin iki şeye ihtiyacı vardır : Manivela ve üst akıl.

Manivela; normalde başlamayacak ve başladıktan sonra da doğanın yasaları gereği çok yönlü ve her yönde eşit ağırlıklı olarak gelişmesi muhtemel bir süreci, istenilen istikamette kontrollü olarak ilerletmenin ana aracıdır. Bu manivela; değiştirilecek yapının karşıtı bir yapı da olabilir; bir dizi kavramsal patlama ve bu patlamanın lavasını istenilen yönde akıtacak medya kanalları da.

Üst akıl ise; değişim sürecine değişim sürecinin ortaya saçtığı parametrelerle bakmayı alışkanlık edenlerin göremeyecekleri bir akıl düzeyidir. Örnek vermek gerekirse; Milyarlarca doların ve sahne arkası ilişkilerinin hakim olduğu futbol sektörünü, şu ya da bu futbolcunun performansı ve/veya şu da ya bu antrenörün taktik becerisi ile değerlendirmeye devam etmek; üst aklın bu alanda yapacağı operasyonlara yem olacak bir alt akıl olmanın yolunu açacaktır. Alt akıl; üst aklın yapacağı operasyonlar sonucunda sahne önünde yaşanacak ani değişimleri algılamakta zorlanacak ve nihayetinde “de facto” olarak kabul edip yeni bir meşrulaştırma sürecine girecektir.

İşte bu alanda; medya ve medya üzerinden topluma seslenen “kanaat önderleri”, insanların üst akla erişmesine engel perdelemeyi (ki bu yolda en önemli silah “komplo teorisi” kavramıdır) yaparken, aynı zamanda alt aklın işleme parametrelerini de belirlemeye yararlar.



Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de AKP çerçevesinde başlatılan İslam tartışmasının bir çok manivelası ama sadece tek bir üst aklı vardır. ( Bu üst akıl bir konsey olarak organize olsa da)

Nedir bu manivelalar?

Bu manivelalardan bir tanesi Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.

Diğeri ise, yine paradoksaldır ki; MOSSAD ile birebir bağlantılı bir İsrailli olan Alon Liel’in İbranice kitabından apartılarak ilk kez Türk kamuoyunun dikkatine sunulan muhafazakar demokratlık kavramı çerçevesinde kopartılan kavramsal yaygaradır.

Bu manivelaları açıklamadan önce herkesin sorması gereken ve bu süreci dizayn eden üst aklın nerede konuşlandığını daha net görmemizi sağlayan bir soru ile başlayalım.

Hepiniz hatırlarsınız. Son dönem Türk siyasi tarihinin en kapsamlı ve bilinçli psikolojik harekatlarından birine maruz kalan MGK ve o zamanki başkanı Tuncer Kılınç Paşa, devir teslim töreninde yaptığı konuşmada bir cümle sarfetmişti. “NATO, İslam’ı bir tehdit olarak ilan ettiğinde içimize sindirememiştik ama daha sonra 11 Eylül olayları meydana geldi”. Bu cümle içinde çok şey gizlidir. Yıllarca NATO’nun sadık müttefiki olmakla övünen bir ordu; şimdi bu müttefiki olduğu yapı tarafından İslam’ı daha öncekilerden farklı bir kapsamda tehdit olarak algılamaya zorlanmaktadır.

Bu, TSK’nın, radikal İslam’ı bir rejim tehdidi olarak algılamasından çok daha farklı bir çerçevedir. Radikal İslam ve unsurlarının bertaraf edilmesi, ülkenin kendi iç dinamikleri çerçevesinde halledilebilecek bir sorun iken; NATO’nun yeni İslam’da dahil olmak üzere İslam coğrafyasına dair geliştirip empoze etmeye çalıştığı yeni tehdit konsepti ; Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki meşrulaştırma mekanizmalarının yağ yakmasına sebep olmaktadır.
Neticede; TSK, göbekbağı ile bağlı olduğu NATO tarafından, komşu ve kendi toplumu ile birebir bağları olarak bir halklar manzumesi üzerinde emperyalizmin yeni jandarması olarak sahaya sürülmek istenmektedir. Savunma ihalelerinde tercih edilen silah sistemlerinden, doktrinel yapıda “daha derinlikli bir güvenlik anlayışı” çerçevesinde yapılmak istenen değişikliklere kadar bir çok dinamik; TSK’nın “milli” değil, “uluslar arası bir ordu” haline dönüşme ve bu yönde operasyonel kabiliyet kazanması yolunda adımları içermektedir.

ABD-İngiltere-İsrail üçgeninde inşa edilen ve neticede İslam coğrafyasını yeniden şekillendirmeye yönelik makro operasyonun meşru kılıfı bu operasyonun NATO başlığı altına alınması ile sağlanırken; Türkiye İslam coğrafyasına bir “Islamic sweetener” olarak yapay tatlandırıcı mahiyetinde sunulmaktadır.

Kuzey Irak’taki Kürdistan’ı her şekilde desteklediği bilinen ve hatta yıllarca onbinlerce şehit vermemize sebep olan PKK’nın derinlerinde oynadığı rol devlet katmanlarında fazlası ile deşifre olmuş bir İsrail’le “stratejik işbirliği” yapacak kadar körleşen kadrolar ile; Cidde’deki zirvede “İslam Ortak Pazarına karşıyım” diyecek kadar Batı’ya vazgeçilmez bir destek sunan siyasal kadrolar aslında aynı NATO perspektifine hizmet etmektedirler.

Tablo bu kadar net bir şekilde ortadayken; arasıra patlak veren “laiklik-dincilik” krizleri bir toplumsal parodiden öte bir anlam taşımamaktadır.

Neticede bu krizler; AKP’nin; TSK’nın dönüşümünde; TSK’nın da AKP’nin dönüşümünde manivela olarak kullanıldığı sanal ortamlardan başka bir şey değildir.

Arka plandaki ilişkileri bilenler açısından; ne TSK, ne de AKP’nin üst düzey kadrolarının birbirlerine karşı tavır alamayacağı sadece NATO doktrinleri açısından değil, hayatın pragmatikleri açısından da tescil edilmiştir. (Bkz : İmar Bankası kapandıktan sonra arka kapıdan ödeme yapılanların listesi – Bkz : İstanbul Belediye Başkanı Gürtuna’nın AKP’den aday olması için kulis yapanların listesi)

Bu nedenledir ki; Genelkurmay son yıllarının en çelişkili tablolarından bir toplumsal sergiyi milletin gözü önünde açmıştır.

Daha düne kadar İslamcı çizgisi nedeni ile askeri organizasyonlara çağrılmayan Yeni Şafak Gazetesi’nin neden en son Genelkurmay brifingine çağrıldığı sorusuna, “Biz basın özgürlüğünün sonuna kadar yaşanmasından yanayız” şeklinde cevap veren bir İkinci Başkan, diğer gazetelerin hala neden çağrılmadığı sorusuna cevap veremezken sadece görünüşte düşünsel bir tutarsızlık içindedir ama Türkiye üzerine atılan ağın ilmikleri arasındaki bağı bilenler tutarsız değil, tutarlı bir tablonun izini görürler. Neticede; Tayyip Erdoğan Genelkurmay Başkanı nezdinde Yeni Şafak için devreye girmiştir.

Ortada; NATO konsepti çerçevesinde uyumlu hareket eden bir çift vardır.

NATO’nun simgesinin bir haç olduğunu ve NATO’nun kuvvetleri arasında Hristiyanlığı yayma maksadı ile misyoner asker kadroların olduğunu bilenler açısından; tablo aslında çok da tutarlı ve kendi içinde mantıklı bir bütün sergilemektedir


Benzer bir şekilde; “muhafazakar demokrasi” çerçevesinde yaratılan ve Türkiye’de sadece sağı değil, solu da yeniden dizayn etmeyi hedeflediği anlaşılan süreç (Bkz. Başbakan’ın yakın çevresinden Ömer Çelik’in Türkiye’de sağın dizaynı ile ilgili yazılarında AKP kadar CHP’nin de rolü üzerinde kafa yorması); AKP ve lideri Erdoğan’ın üzerindeki İslamcı üniformayı tabanına çaktırmadan çıkarması için birebir perdelemeyi sağlamaktadır.

Cidde’de “din tabanlı birliklere karşı” olduğunu belirten bir siyasi lider, kendilerini Hristiyan Demokrat olarak tanımlayan Batılı siyasi partilerin birliklerine dahil olabilmek için başvuru üzerine başvuru yapmaktadır.

Muhafazakar Demokrasi kavramı ve çevresine yaratılan dinamikler; AKP’nin, Hristiyan-Siyonist plana dahil olana kadar katettiği yolda giydiği Müslüman tabanı kapıda çıkarıp, yeni “iman zeminine” çıplak ve yeniden giydirilmeye müsait ayaklarla basmasından başka bir şey değildir.

Batı; İslam’ı bir “İslamcı” aracılığı ile dönüştürürken; aynı dinamikten bir de [b]“uluslar arası ordu”
çıkarmayı ihmal etmeyecektir. [/b]

Türkiye’nin İslam’dan sonra bir diğer dogması olan “Atatürkçülük”’ü dönüştürecek isim kimdir derseniz : Bu da laik-liberal kesimin dönüşüm gerçekleşirken hipnoz yapmak için her türlü özelliğe sahip Kemal Derviş’ten başkası değildir.
“Muhafazakar” tabanı Erdoğan, “liberal-laik tabanı” Kemal Derviş ile hipnoz edenlerin pastanın üzerine dikeceği mum ise; gerekli NATO eğitiminden şimdiden geçirilmeye başlanan; İsrail’in yakın dostu Kürt kökenli Hikmet Çetin’in (ya da aynı etnik kökenden bir başkası) Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı makamına oturtulması olacaktır.

Kusursuz plan; dış odakların orkestrasyonu ve içerde küresel planla uyumlu, görünürse kavgalı ama arka planda anlaşmalı kardeşlerin katkıları ile işlemektedir.

Bu açıdan bakıldığında; Türkiye’de Hac yolunda ilerlemeyi aklından bile geçirmeyenler ile, Hac yolunda ölmeyi siyasi kariyerlerinin gösteri perdesi yapanların; gittikçe yakınlaşarak HAÇ yolunda yürüdüğünü göreceksiniz.

Alternatif Siyasi Dinamik Nasıl Yaratılır ?
Yerel seçimler yaklaştıkça, yine bir ayın 28’i Türk siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri olmaya hazırlanmaktadır.

Kredi ağları ile örülmüş medya köşeleri ve manşetleri ile topluma pompalanan alternatifsizlik havası AKP’yi seçim bölgelerinde “takozu aday göstersem seçtiririm” havasına sokarken, rakibi konumundaki partilerde de ciddi bir atalet gözükmektedir.

Bu ataletin, bir teslimiyetten mi kaynaklandığı yoksa Hazine’den gelen paraları boş yere harcamayalım şeklinde “ince” hesapların mı döndüğünü bilemeyiz. Bilebileceğimiz tek şey, medyada gerekli yeri bulamayan, bulsa bile bu hakkını çok mantıklı ve yapıcı şekilde kullanmayacakmış izlenimi veren muhalefetin içinden alternatif bir dinamik yaratılıp yaratılamayacağı sorusudur.

Bu noktada yaratılacak her siyasi dinamiğin dikkate alması gereken iki unsur vardır.

Bunlardan biri İslam, diğeri Millet’tir.

Buradan klasik bir Türk-İslam sentezinin başarılı olacağı varsayımı çıkarılmamalıdır. Bu noktada kastedilen İslamcılıkla, Milliyetçilik arasında eski dönem siyasi akımları çağrıştıracak bir sentez oluşturulması değil; her iki kavramı ülkenin su yüzündeki değil suyun derinlerindeki çıpası haline getirecek ama bu çıpalara sabitlenmiş siyasi platformu toplumun bütününü kapsayacak bir post-modern siyaset mühendisliği kastedilmektedir.

Daha net konuşmak gerekirse; Müslümanlığı ve Milliyetçiliği dış odakların elinden alarak yerli odakların kontrolüne verecek ve her iki altyapıyı da sağdan sola bütün yelpazeyi kapsayacak kavramlarla örme gereğidir.

Türkiye’de bu işi ister solda, ister sağda olsun; bağımsız ve büyük bir Türkiye Cumhuriyeti özlemini duyanların bu iki kavramın çerçevesi üzerinde net bir uzlaşmaya ihtiyacı vardır. Amaç; İslam’ı ne bir “öcü” yapmak, ne de siyasi yapılanmanın harcı konumuna getirmektir. Keza; milliyetçilik alanında, amaç, ne milliyetçiliği her türlü küresel karşı propagandanın hedefi haline getirecek donuk ve antipatik bir tabldot menü haline getirmek, ne de toplumsal dinamikleri küresel dinamikleri dışlayacak şekilde katılaştıracak adımları atmaktır.

Bazılarının “kızıl elma” olarak küçümsemeye çalıştıkları oluşumlar bir yandan bu resme, solun temsil ettiği kavram çerçevesini eklemlemeye ve böylece ülkenin dümenine oturtulması gereken yeni iradeyi mümkün olduğu kadar geniş bir tabana oturtmaya çalışmaktadır. Solun anti-emperyalist mücadelesi gözönüne alındığında ve bu gün post-modern emperyalizmin hedef tahtası olarak İslam coğrafyasını seçtiği ve bu süreçte milli Türk devletini de dönüştürmeyi hedeflediği gözönüne alındığında; ortaya ne ad konulursa konulsun ülke adına ciddi bir siyasi konsolidasyon potansiyeli gözükmektedir.

Önümüzdeki siyasi tabloya baktığımızda; yukarıdaki dinamikleri yoğurarak, Türkiye adına kaptan köşkünü bu coğrafyanın asli unsurunu oturtabilecek birkaç parti gözükmektedir.

Bunlar

a) CHP
b) ANAP
c) GP
d) DYP
e) MHP
f) SP olarak sıralayabiliriz.

BBP olsun, DSP olsun, sağ veya sol kanattan daha küçük çaptaki partileri hiçbir önyargı gözetmeden sadece temsil ettikleri taban açısından ikincil partiler kategorisine sokmak bu yazı açısından kabul edilebilir bir varsayımdır.

CHP ile ilgili yukarıdaki analiz çerçevesinde taşıyabileceğimiz umutlar; “laikliği” en basit paydada savunan kadroların CHP’nin vitrinini iyice bulandırdığı bir ortamda gittikçe daha fazla patinaj yapmaktadır. Keza; Kemal Derviş’in şahsında, CHP’yi Baykal’dan devralma operasyonu başarılı olmadığı taktirde Derviş’in ismi çevresinde yeni bir oluşum gerçekleştirileceği bilinmektedir ama böyle bir durumda CHP içi hizipleşmenin partiyi parçalanma eşiğine getirme olasılığı da ihmal edilmemelidir.

Kendi içindeki kaynamayı kontrol altına alamamış ve tarihsel sorumluluğunu gelen dalgayı karşılamaktan uzak bir ciddiyetsizlik ile harcayan bir partinin Türkiye gemisinin kaptan köşküne milli bir iradeyi koyma şansı hayli tartışmalıdır.

Baykal’ın , “elimizden gelen muhalefeti yapıyoruz” tarzı siyasi edilgen tavrından sıyrılarak, muhalefeti sadece söz söyleme sanatı olarak algılayan yetersiz düşünce yapısını,”muhalefet muhalif söylem doğrultusunda toplumu örgütleyip harekete geçirebilmektir” çizgisine geçebilmesi doğru yönde atılması gereken ilk adımdır. Aksi takdirde, CHP, Meclis sıralarında üzerinde karmaşa yaratmayı muhalefet zanneden ama Meclis’te çıkardığı sesin onda birini sokaklarda çıkaramayan, Önder Savlar, Topuz’lar ve Dervişler arasında çekiştirilen pasif bir yüzeyden öte anlam ifade etmeyecektir.

ANAP’ın geldiği nokta fazla analize gerek duymayacak kadar açıktır. Adeta; miadını doldurmuş eski dönem bir Sovyet yapısı gibi terkedilmiş, parçalarına ayrılarak hurdacılara satılmış bir yapı ile karşı karşıyayız. Kalan parçanın başına geçen Ali Talip Özdemir’in bir siyasi lider olarak dolduramadığı koltuğu, üzerinde Yılmaz’In gölgesini bütün ağırlığı ile taşıyan Nesrin Nas’ın taşıması hayli şüphelidir.

Zaten, AB endeksli bir politikayı yegane çizgisi haline getiren bir siyasi liderin önderliğinde tarihinin en büyük çöküşünü yaşıyan bir siyasi yapının; geldiği noktada, hele hele bu çöküşü gerçekleştiren eski liderin yeniden dönüşünün gündemde olduğu bir ortamda, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu milli dinamiği yaratmasını beklemek beyhude bir bekleyiş olacaktır.

Gelelim GP fenomenine: Bir siyasi oluşumdan çok, bir pop oluşum olarak üzerine hayli inceleme yapılması gereken bir vaka ile karşı karşıyayız. Bu yapının Türkiye’nin geleceği açısından gerekli sentezi yapıp yapamayacağı sorusuna verilecek cevabın, Cem Uzan’ın söylemi ve partinin iki hilali yanyana koyan görsel duyarlılığının ötesinde bir derinliği olması gerekiyor. Genç Parti’nin söyleminin karşısındaki en büyük engel, Cem Uzan’a yönelik başlatılan operasyondur. Bu operasyon, sadece Genç Parti’nin çizgisini değil, aynı zamanda Genç Parti ile özdeşleştirilecek her türlü kavramın çağrıştırdıklarını da tehlikeye sokmaktadır. “Yolsuzluk ve hortumculukla” suçlanan bir ailenin kurduğu partinin, aynı zamanda “milliyetçiliği” ve “İslam”ı yeni bir anlayışla sahiplenmesi, bu kavramlara yönelik psikolojik harbi fazlası ile kolaylaştıracaktır.

Bu noktada, Genç Parti’nin, bir tepki partisi olma özelliği pekişecektir. Cem Uzan’ın şahsiyetinde, bu yapının hem milli, hem muhafazakar, hem de kaygılı sol kesimleri bünyesinde barındıracak bir çatı söylem oluşturması hayli zor gözükmektedir.

DYP bu resim içinde; geçmişteki köklerinden kaynaklanan bir umut ışığı olma özelliğini taşımaktadır. Bu umut ışığının ne kadar gerçekçi ve kalıcı olduğu, DYP’nin gelenekten gelen gücünü ne kadar geleceğe yansıtabileceği ile doğru orantılıdır. Partinin lideri Mehmet Ağar’ın “milli” olarak algılanma konusunda hiçbir imaj sıkıntısı yoktur. Fakat, özellikle Cumhurbaşkanlığı makamında yaşanan türban krizi sırasında takındığı “türbana hassas” ve muhafazakar kesimler nezdinde hayli ses getiren tutumun daha sonra bu tutumu perçinleyen derinlemesine bir söylemle desteklenmemesi bir kayıptır. Halbuki Ağar, halka yakın duruşu ve Anadolu’ya hakimiyeti ile mevcut liderler arasında hem milli duruşu, hem de muhafakazar bakışı bünyesinde toplayabilecek ender isimlerden biridir. Ayrıca DYP’nin 28 Şubat sürecinde, ortamı daha fazla germemek ve “siyasal İslamı” sistem içinde tutmak yolunda gösterdiği dirayetli tutum, Türkiye’deki muhafazakar kitleler açısından önemli bir referans noktası teşkil edebilir. Amaç; Türkiye’nin temel yapısını din adına heba etmek değil de, İslam’ı referans alanları toplumsal dinamiklere dahil etmek ise, DYP lideri kişiliği ile din = devlet barışmasını en etkin olarak sağlayabilecek portrelerin başında gelmektedir.

DYP’nin AKP’nin üstlenmekten gocunmadığı gayr-ı milli ve gayr-ı İslami duruşa karşı, geliştireceği duruşun inandırıcılığı diğer parti liderlerine göre hayli yüksektir. Neticede, karşımızda ne toplumda sahte bir AB hülyası yaratarak toplumu kandırmış bir lider; ne de muhalefet etme yeteneği konusunda ciddi şüpheler yaratmış biri bulunmaktadır. Ağar’ın bu geniş çaplı platformu oluşturmadaki tek eksiği, geçmişteki imajından dolayı sol tandanslı ve kentli çevrelerin yaşayacağı tereddüttür ki; bu doğru bir imaj kampanyası, samimi bir özeleştiri ve uzun vadeli bir vizyonla desteklenmiş, insan ve demokrasiyi gözardı etmeyen bir milli misyon söylemi ile aşılabilir.

MHP; geçmiş hükümet döneminde kendisine altın tepsi ile sunulan fırsatı tepen bir lideri bile değiştirememiş yapısı ile bırakın toplum nezdinde, kendi tabanı nezdinde bile ciddi bir prestij kaybına uğramıştır. Kendi hükümeti zamanında temelleri atılan bir süreci görmeyip (Bkz : Kıbrıs’ın AB yolunda resmi olmasa da siyasi kriter olarak algılanmasına yolaçan Helsinki zirvesi sırasında hükümetin yaptığı hatalar ve benzerleri), hükümetten düştükten sonra sarılınan milliyetçi muhafazakar söylem inandırıcılıktan fazlası ile uzaktır. Keza; kendi iktidarları döneminde muhafazakar tabanın sembol duruşu türban ile ilgili en ufak bir adım atmayan bir liderin, oluşturması gereken milli saçayağının inandırıcılığı hayli zayıf kalacaktır.

Bahçeli’nin bir liderden çok, kaygılı bir bürokratı andıran duruşu, yeni dönemde Türkiye’nin ihtiyacı olduğu söylemi taşıyabilecek bir duruş değildir. Bu açıdan bakıldığında, MHP lideri Bahçeli’nin muhalefet tarzı, “biz muhalefet olarak herşeyi dile getiriyoruz” tarzını benimseyen CHP lideri Baykal ile büyük benzerlik göstermektedir. Sanki ortada toplumu yeni dinamikler çerçevesinde harekete geçirmeye çalışan değil; kendi tabanını sakinleştirmeye yönelik bir muhalefet tarzı sözkonusudur. Türkiye’nin, AKP’nin şahsında oluşturulan misyonun alternatifini bu tarzla karşılayabilmesi hayli zordur.

SP’nin bulunduğu noktaya dair en güzel özet ise geçenlerde AKP iktidarının icraatlarına karşı isyan eden bir manşette gizlidir. Milli Gazete sormaktadır : “Ne Zaman Uyanacaksınız?” . Bir hareketin kendi tabanına yönelik bu kadar çaresiz bir isyan noktasına gelmesi; sözkonusu hareketin de bazı gerçeklerin fazlası ile farkında olduğunu göstermektedir.

Bir isim ile gereğinden fazla özdeşleşmesi nedeni ile bir bakıma Genç Parti ile benzer bir sorunla karşı karşıya olan Saadet Partisi’nin en büyük avantajı taşıdığı tarihsel misyondur. Fakat bu misyonu tek başına üstlenmiş izlenimi veren parti lideri Erbakan’ın bizzat kendi talebeleri tarafından içine düşürüldüğü durum ve tabanın bu tablo karşısında takındığı sessiz ve içten pazarlıklı tavır; Saadet Partisi’nin bir Türkiye dinamiği yaratmaktan çok uzakta; kendi tabanı üzerinde bile dinamik yaratamayacak bir noktada bulunduğunun en açık kanıtıdır.


SONUÇ :

Tayyip Erdoğan’ın şahsiyeti ve AKP’nin kurumsal çerçevesinde Türkiye’ye dayatılan çerçevenin uzun vadede Türkiye’yi taşıyacağı nokta; bağımsız, özgür ve büyük bir Türkiye özlemi içinde olanlar için ciddi bir tehdit içermektedir.

Bu noktada sürekli bir değişim söylemi çerçevesinde hipnotize edilen kitlelerin karşısına “alternatifsiz” bir siyasi yapı çıkarılmaktadır. Bu tür süreçlere karşı, sigorta görevi göreceği zannedilen kurumların ise içine düştüğü atalet ve işbirlikçi tutum ilk bakışta çelişkili gözükebilir.

Fakat neticede unutulmamalıdır ki; Tayyip Erdoğan’ın şahsında inşa edilen sürecin Türkiye’yi getirmek istediği nokta; hem Türkiye’nin iç yapısı, hem de Türkiye’nin bölgede oynayacağı rol açısından yeni NATO konsepti ile birebir uyumludur. Ve o NATO; silah altyapısından, personel altyapısına kadar Tayyip Erdoğan dinamiğine karşı sigorta görevi göreceği zannedilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sadakatle bağlı olduğu kurumdur.

Neticede; Tayyip Erdoğan’a inanarak Türkiye’de İslam’ın, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne inanarak da bağımsızlık ve Atatürk milliyetçiliğinin sağlam bir zemin edineceğini düşünen kitleleri büyük bir hayal kırıklığı beklemektedir.

Ne TSK, ne AKP milli ve yerli bir dinamik üretecek insiyatifi sahiptir. Cidde’de Müslümanların gözünün içine baka baka; “İslam Ortak Pazarına inanmıyorum” demeyi “değişim” olarak lanse edebilen özenti bir yapı ile, Türk Milleti’nin gözünün içine baka baka “Türkiye’nin milli çıkarları ile müttefiklik gereklerimizi en optimum şekilde sağlamaya çalışıyoruz” diyebilen edilgen bir yapı aynı üst akıl tarafından yönlendirilebilir noktaya gelmiştir.

Bu noktada; Türkiye’nin siyasi yapısının acilen AKP’nin ve temsil ettiği dinamiğin alternatifini üretmesi şarttır. Bunu yapmanın yolu; bu dinamiği yaratabilecek her türlü odağın hem İslam, hem de Millet kavramını bu coğrafya üzerinde en doğru şekilde konuşlandırıp, sol ideolojinin anti-emperyalist tecrübesini de yadsımayacak bir tutum ile yeni bir karşı sentez üretmesinden geçmektedir. Bu sentezin teorik olmaktan çok, doğrudan Anadolu’nun insan dokusuna hitap edebilecek pratik unsurlarla donanması ve mevcut siyasi partilerden birinin liderliğinde toplumsal bir çatı kurulması şarttır.

Bu süreçte; herkesin klasik önyargılarını bir kenara bırakıp, kavganın sağ-sol, dinci-laik tartışması olmadığını algılaması aşılması gereken en temel psikolojik engeldir.

Unutulmamalıdır ki; batan bir gemideyken geminin sağa veya sola giderken batmasının pek fazla bir önemi yoktur. Keza; ülkenin kaptan köşkü başkalarının eline geçmişken, geminin asıl sahiplerinin tayfa konumunda birbirine karşı cephe alması kaptan köşkündeki odaklardan başka kimseye yaramaz.

Zaman; gemiyi yeniden yüzdürme ve kaptan köşküne geminin asıl sahiplerini oturtma zamanıdır.

Saygılar


Açık İstihbarat, 2002
Ben yaşayabilmek için, kesin olarak bağımsız bir ulusun evladı kalmalıyım. Bu yüzden ulusal bağımsızlık bence bir hayat sorunudur.
Ya istiklal, ya ölüm!
Kullanıcı küçük betizi
NİLGÜN BAŞTUĞ
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 694
Kayıt: Çrş Eki 26, 2011 12:44

Şu dizine dön: Açık İstihbarat

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

cron

x