İngiliz Ajanı Türk Bakan

Genel & Güncel Konular

İngiliz Ajanı Türk Bakan

İletigönderen cankaramsar » Çrş Haz 30, 2010 0:18

İngiliz Ajanı Türk Bakan!

Mehmet Ali Çırakoğlu
Tarih ne “kahramanlar tarihi” ne de “hainler tarihi”dir. Tarih, olan olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesidir. Tarih için kabul edilen ve eskiden beri tarih bilimi için geçerli olan unsur “bir kağıda (belgeye) dayalı” olması kuralıdır.

Ancak bazen öyle olaylar ve öyle belgeler vardır ki, “ne müthiş kahraman” veya “ne hain adam” diye nitelendirmeden edemeyiz. İngiliz Kemal (Ahmet Esat Tomruk) ne kahraman adam değil mi? Ali Kemal ne hain adam değil mi?

İngiliz belgelerinde ortaya çıkan işte böyle bir olay bizi kahramanlar-hainler nitelendirmesine çekti. Konunun özü şu; “Türk Milli Mücadelesi sırasında bir Türk bakan net, açık, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz ajanı, casusu, muhbiridir”. İngiliz arşivindeki istihbarat raporlarında bu kişiden sürekli “muhbir” olarak bahsedilmektedir. Evet bir Türk bakan İngilizler hesabına çalışan bir ajan. Kim bu hain! Kim bu muhbir!

7 Ekim 1924 ve 21 Ocak 1925 tarihli İngiliz Hava Bakanlığı istihbarat raporları bu muhbiri ortaya çıkarıcı bilgiler vermekte. Bu raporlar, Türkiye’nin iç siyasetine dair İngiliz izlenimlerini yansıtmakta ve Irak-Türkiye sınırı yani Musul-Kerkük sorunu ile ilgili bilgileri içermektedir. Bu değerlendirmelerin kaynağı -yani halk deyimi ile ispiyoncusu- raporlarda adı gizli tutulan ve 1925 öncesi bakanlık yapmış olan bir Türk’tür. Bu muhbir-ajan Türk bakan, İngiliz hükümetine Türk-Sovyet ilişkilerini ve dolayısıyla Doğucu-Batıcı görüşleri açıklayıcı bilgiler vermektedir. Bu iki görüşün yeni Türk devletinin yönetimindeki mücadele gerekçelerini ayrıntılarıyla değerlendiren bu muhbir bakan, özellikle 22 Kasım 1922’de İnönü’nün istifasının “Doğu” politikasına dönüşte önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtir. Ona göre “Fethi (Okyar) Bey ve arkadaşlarının amacı Doğucu bir politika izlemekti.” Muhbir Bakan, Fethi Bey, Vakıflar ve İmaret Bakanı Fevzi Bey ve Adalet Bakanı Esat Bey’in iflah olmaz Rusofiller (Rus taraftarları) olduğunu bildiriyor. Devamla, Halk Fırkası içindeki, Yunus Nadi, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Sami Bey ve Mahmut Beyin de Doğu politikasının destekleyicileri olduklarını, bunların sayılarının 30 kişi civarında bulunduğunu söylüyor. Fethi Beyin Başbakanlığa atandığında, bütün hakiki milliyetçilerin bundan rahatsız olduklarını, bu rahatsızlığın temel nedeninin de Pan-İslamist unsurların Büyük Britanya’ya karşı harekete geçilmesi ihtimali olduğunu belirtiyor. Muhbir bakan, memnuniyetsiz bir şekilde Fethi Bey’in kendinden sonra başbakan tayin edilmesini isteyenin kendisi olduğunu yazıyor. Ona göre bunun nedeni, İsmet’in Musul meselesinin “Türkiye için pek parlak bir şekilde halledilemeyeceğini bilmesi ve sorumluluğu Fethi’nin sırtına yüklemek istemesi” idi.

Bu esnada Fethi Bey, Sovyetler Birliği ile uzlaşmaya istekliydi. Ancak, “Mustafa Kemal ve milliyetçilerden korkuyordu.” Muhbir bakana göre, Fethi Beyin istediği, “yarı-Doğucu”, “yarı-Batıcı” bir politik çizgiydi. Tam da Fethi Bey bu siyasi formülü bulduğunu düşünürken, Dahiliye Vekili Recep Bey istifa etti. Bu istifa, daha önce Recep Bey, İsmet Bey ve milliyetçiler arasında ayarlanmıştı. Recep Bey’in istifası, tehlikenin ilk sinyali olacaktı. Recep Bey, Dahiliye Vekili olarak, siyasi değişiklikleri haber veren bilgilere kolay ulaşan bir konumda olmak durumundaydı. Gerçi, iflah olmaz Kemalistlerin önemi düşünülecek olursa istifası erken olmuştu.

Muhbire göre, Fethi Bey’in politikasının dayanağı, Sovyetler Birliği tarafından Türkiye’ye verilen bir teklifti; her iki ülkenin eşit şartlarda temsil edildiği bir Karadeniz Havzası Müşterek Deniz ve Hava Filosu kurulması teklif edilmekteydi. Şayet teklif kabul edilirse, Sovyetler Birliği Türkiye’ye teklifin tatbik sahasına konulabilmesi için kredi açacaktı. Sovyetler, projeyle ilişkili olarak, Türkiye’ye, Çanakkale Boğazı konusunda ortak bir program ve politika izlemek için iki ülkenin bir araya gelmesi ve birlikte hareket etmesini teklif etmekteydiler. Eğer Türkiye teklifi kabul edecek olursa, Sovyetler Birliği, Türkiye’ye Transkafkasya’nın idaresine yönelik müşterek bir Türk-Rus programı, hazırlamak üzere iki ülkenin birlikte çalışmasını da teklif edecekti; böylelikle, iki ülke bu bölgede müşterek manda kuvvetleri statüsünü elde edeceklerdi. Gelir ve gider iki ülke tarafından paylaşılacaktı.

Mustafa Kemal ve milliyetçiler, muhtemelen Recep (Peker) Bey’den bu teklifleri öğrenince harekete geçtiler. Mustafa Kemal derhal bir bahriye vekaleti kurarak mesuliyeti, Cebel Bereket mebusu, iflah olmaz bir milliyetçi ve Mustafa Kemal’in sadık adamlarından İhsan Bey’e verdi. Muhbir şöyle devam ediyordu: “Recep’in istifası üzerine, görevi bizim adamlarımızdan biri olan Cemil Bey’e vermesi için Fethi’ye baskı yaptık.” Dahası, Fethi Bey, teklifleri konusunda diğer bir amansız milliyetçi olan Hamdullah Suphi’nin başkanlığındaki Büyük Millet Meclisi önünde ve Halk Fırkası Merkez Heyeti önünde bir konuşma yapmaya mecbur edildi. Merkez heyeti, “Rus teklifleri”ni kabul etmedi ve Fethi Bey’i bir ay zarfında teklifler üzerine ayrıntılı bir değerlendirme hazırlamak için söz vermek zorunda bıraktı.

Olayların içeriden nasıl göründüğünü yansıtan muhbir, Mustafa Kemal’in bu arada, Heybeliada’da “kızağa çekilmiş” olan İsmet’in dönüşüne kadar krizi atlatmaya çalıştığını belirtmektedir. Mesele şuydu: İsmet Bey, Musul meselesi halledilmeden görevi kabul edecek miydi? Muhbire göre, eğer İsmet istirahata devam etmek isteyecek olursa, vaziyet daha kötüye gidecekti. Mustafa Kemal, İsmet’e bir telgraf gönderdi; eline 13 Ocak 1924’de ulaşan telgrafta özetle şöyle denmekteydi: “Tedirgin olmayınız. Kara proje anlaşıldı ve tehir edildi. Tehlike dağıldı. Şimdi sadece daha iyi olduğunuzu bildiren müjdeyi bekliyoruz.” 28 Ocak 1925’te, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kurucusu Heyeti Başkanı ve Meclis muhalefetinin lideri Kara Vasıf’ın, partinin İsmet Bey ile ilişkilerinin dış politika konusunda iyi olduğunu söylediği, raporlarda yer aldı. Terakkiperverlerle Kemalistlerin güç birliğinin temel sebeplerinden biri, Fethi’nin “Rusçu politikası” idi.

İngiliz istihbaratı, 2 Mart 1925 tarihinde Şeyh Sait İsyanı konulu başka bir rapor daha hazırladı. Bu rapor da eski bakan muhbir tarafından verilen bilgiye dayanılarak hazırlanmıştır. Bu ajana göre, Ankara “Diyarbakır Kongresi zamanında Kürt reislerine verdiği sözleri tutmalı” diyordu. Mevcut hükümetin onlara aldırış etmemesinden yakınıyordu. Muhbire göre, Kürtlerin böylesine kritik bir dönemde -Musul meselesi çözüm safhasına gelmişken- isyana kalkmış olmalarının sebebi buydu. Yabancı tesiri ve yeni rejime karşı artan tepki, “ancak ikinci derecede amiller arasında” sayılabilirdi: “İsyanın temel sebeplerinin:

1- Daha önceki hükümet tarafından verilen sözleri yeni hükümetin ihmal etmesi;

2- Valiler tarafından gönderilen birbiriyle tutarlı ikaz raporlarının dikkate alınmaması;

3- Kürtleri sakinleştirecek ve iktidara itaat etmeye teşvik edecek herhangi bir tedbir alma gereğinin ihmal edilmesi olduğunu tekrar belirtiyorum ve bunu tekrar tekrar iddia etmek için iyi sebeplerim var” diyordu. Muhbire göre, Ankara’nın Diyarbakır Misakı’nın şartlarını yerine getireceğini ilan etmesi, Kürtleri teskin etmeye yetecekti. Şöyle devam ediyordu:

Hükümet kendi ihmalini kabul edemeyeceğine göre, Avrupa efkârı umumiyesini tatmin etmek için, isyanın ecnebi entrikaları ve irtica kuvvetleri tarafından düzenlediği gibi açıklamalar yapacaktır. Öyle ki, bunlar basın, demeçler vs. ile kolaylıkla yayılmaya müsaittirler. Bu vasıtalarla, tüm irtica mihraklarını susturabilir veya tehdit edebilir; hem muhalefeti hem de ecnebileri felç edebiliriz. Bu açıklama, Trabzon ve diğer vilayetlerdeki huzursuz unsurları da kendi safımıza çekmemize yardımcı olabilir. Fakat, aynı zamanda, askerî, zabıta ve idari tedbirlerle de hazırlıklı olmalıyız.

“Biz [Türkiye] hükümetimiz tüm dikkatini ve kuvvetini Kürt tehlikesine ayırmak mecburiyetinde kalmışken, Türk hükümetinin bu zeminde bu tür kararlar alamayacak bir vaziyette olmasını bahane edip zaman kazanmalıyız. Fakat, bu meselenin hallinden sonra -ki Musul meselesiyle yakından bağlantılıdır- sözünü ettiğimiz konularda da dostça bir hal tarzına gitmek hayli kolay olacaktır. Ankara hükümetinde hayli yüksek bir mevkide bulunmuş eski bir memur olan muhbirin sağladığı malûmat öylesine doğru çıkmıştır ki, bu bilgilerin genelde Türkiye siyasetine ve özelde Kürtlere yönelik İngiliz politikasını etkilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Kim Bu Ajan-muhbir Türk Bakan?

Öyle bilgiler veriyor ki İngiltere’nin Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya yönelik faaliyetlerinin ve İngiliz politikasının oluşmasında etkili oluyor. Onlara malzeme, bilgi, istihbarat veriyor. Yol göstericilik, kılavuzluk yapıyor. Peki neyin karşılığı?

Bu kişinin kim olduğunu bulmaya çalışırken, İngilizlere verdiği bilgilerden yola çıkarak ipuçlarını değerlendirmeye çalıştık. Çünkü bu kaynaklar ismini vermiyor. Sadece bir kod adı, numarası var. Ama bu ajan-muhbir belki de bu raporların ortaya çıkma ihtimalini hiç düşünmediği veya önemsemediği için raporlarında kendisi ile ilgili açıklar-ipuçları veriyor. Yani parmak izi bırakıyor. Yaptığı değerlendirmeler, diğer kişiler hakkındaki görüşleri, olaylara yakınlığı uzaklığı, bazı önemli ve sınırlı sayıdaki kişilerin bilgisi olduğu konuları anlatması ve özellikle de benzer değerlendirmeleri ve kullandığı ifadeleri yıllar sonra başka yayımladığı kitaplarda da kullanmış olması bu ruh hastasını apaçık ortaya çıkarıyor. Bu kişi Dr. Rıza Nur’dur. Evet İngiliz istihbaratının Türkiye’deki bakan ajanı Dr. Rıza Nur!

Aslında söyleyecek başka söze gerek de yoktur. Çünkü karşımızda bir ajan, muhbir, ispiyoncu yani bir hain vardır. Ne denilebilir ki. Yukarıda İngilizlere neyin karşılığı ajanlık yapıyor diye sormuştuk. Cevabı belli. Bu kişi ruh hastasıdır.

Günümüzde bir çok kişi, bir çok kaynak Dr. Rıza Nur’a dayandırır bir çok görüşü ve düşüncesini. İşte dayandığımız Rıza Nur!

Peki Millî Mücadele’de bu kişinin bir ajan olabileceği hiç akla gelmemiş midir? Bu konu da ilginç aslında. Çünkü İngiliz ajanı Mustafa Sagir’in ajan olduğunu ilk tespit eden Atatürk olması gibi, Rıza Nur’un da bir İngiliz ajanı olabileceğini Atatürk 28/29 Mart 1920 tarihindeki bir telgrafta belirtmekte ve araştırılmasını istemektedir. Anadolu’ya geçen ve Geyve’ye gelmiş bulunan aralarında Rıza Nur’un da bulunduğu heyete Atatürk şu telgrafı gönderir:

“Sizin, İngilizlerin koruması altında ve sağladığı kolaylıklarla Anadolu’ya geçmeye nasıl muvaffak olabildiğiniz yoruma açıktır. Önce bizi aydınlatmanızı rica ederiz.”

Görüldüğü gibi Atatürk büyük bir şüphe içindedir. Demek ki bu şüphe daha ileriye götürülememiş. O dönemin şartları dikkate alındığında belki de tespiti çok zor bir durum. Fakat Atatürk tarafından Nutuk’da da olumsuz özellikleri belirtildiğine göre henüz bu konuda bir belge olmamasına rağmen Rıza Nur’un bir ajan olabileceği düşüncesiyle 1925’lerden sonra yönetim merkezinden uzaklaştırılmış olabileceğini düşünüyoruz. Zaten kendisi de 1926 yılında yurt dışına çıkmış, Paris’e yerleşmiş ve Atatürk’ün ölümüne kadar Türkiye’ye gelmemiştir.

Aslında bir İngiliz ajanı Türk bakanın biyografisini, hayatını anlatacak değiliz. Bu ajan, hain her kimse vatanına, milletine ve görevine hanet etmiştir. Lanet ediyoruz.

Gelecek kuşakların da bundan ibret almasını diliyoruz. Bu, konunun bir yönü. Diğer bir yönü var ki, bu daha büyük bir önem taşımaktadır. İşte bu kişi ve bunun gibi kişilerin eserleri, değerlendirmeleri ile Milli Mücadele, Atatürk, İnönü ve o dönem değerlendiriliyor. Yanlış olan budur.

Rıza Nur’un ajanlığını değil de hasta ruhlu veya anormal bir insan olduğunu, itibar edilmemesi gereken bir kişi olduğunu gerçekten çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde Turgut Özakman’ın “Dr. Rıza Nur Dosyası” (Bilgi Yayınevi) ile İsmet Görgülü’nün “Atatürk’ün Özel Yaşamı” (Bilgi Yayınevi) adlı eserinden öğrenebiliriz. Her iki kitap da bu konuda mükemmel hazırlanmıştır. Kendilerine bu hasta ruhlu kişiyi deşifre ettikleri için müteşekkiriz. Üstelik hiçbir ekleme, yalan, uydurma yapmadan tamamen Rıza Nur’un anılarındaki kendi ifadelerinden meydana getirilmiş bölümlerden oluşması da bu kitapları daha değerli kılmaktadır. Ayrıntı için bunlara müracaat edilebilir.

Biz burada Rıza Nur’un hayatına değil onun yaptıkları ve yazdıklarının etkisine dikkat çekmek istiyoruz. Yukarıda İngiliz siyasetinin oluşmasına sağladığı katkıyı belirtmiştik. Atatürk, İnönü, Türk, Türkiye düşmanlarına kaynak teşkil ettiğini de belirtmiştik. Bir noktayı daha vurgulamak istiyoruz.

Acaba, Atatürk hakkında yeni bir yorum getiren, olumsuz düşüncelerin oluşmasına yol açan, kaba-saba, diktatör, köylü, katil, ne idüğü şüpheli gibi nitelendirmelerin başlangıcını oluşturan bir İngiliz istihbaratçı olan Yzb. H. Armstrong’un “Bozkurt” adlı kitabının gerçek yazarı Dr. Rıza Nur mudur? Veya kaynağı o mudur?

Yine önemli olduğunu düşündüğümüz bir konu daha var. Dr. Rıza Nur hatıralarının yayın hakkını İngilizlere bırakıyor. Bir şartla, kendisi öldükten 30 yıl sonra yayınlanması şartıyla. Neden? Sayın Özakman kitabında bunu şöyle değerlendirir: “Öyle sanıyorum ki hatıralarını yazarken Rıza Nur’u iki amaç güdülemiş. Kendini yüceltmek, başkalarını, özellikle M. Kemal Atatürk ile Milli Mücadele kadrosunun ve Lozan kurulunu küçültmek, aşağılamak, karalamak. Böylece sahte bir tarih yaratmaya yeltenmiş. Hatıralarının, başkaca tanıklarının hayatta olmayacağını tahmin ettiği bir tarihe (1960 yılına) kadar açıklanmaması için de önlem almış” diye yazıyor. Doğrudur, katılıyoruz. Sadece bu iki gerekçeye bir madde de biz eklemek istiyoruz:

Rıza Nur İngiltere’ye raporlar veriyor, üstelik bu raporlar çok ayrıntılı ve bir çok özel durumu yansıtmakta. İşte bu görüş, düşünce ve bilgiler hatta ifadeler hatıralarına da aynen yansımıştır. Yani kısa zamanda 1960’lardan önce, yaşarken İngiliz ajanı olduğunun anlaşılmasını istemiyor, yakalanmak istemiyor. Öldükten sonra anlaşılmasının ise pek önemli olmadığını düşünüyor. Çünkü belki de atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Bir çok kişi Rıza Nur’u kaynak göstermiş, ona itibar etmiş olacaktır. Ama bir İngiliz ajanı olduğu artık anlaşılmıştır. Bu nettir, kesindir. Dr. Rıza Nur İngiliz ajanı Türk bakandır (Türk kelimesi belgelerde geçtiği için bu şekilde belirtilmektedir. Rıza Nur Türk asıllı değildir).


Kaynaklar:

1. İngiliz Hava Bakanlığı Arşivi (Air Arş.); Air 23/397, “Intelligence Reports on Turkish Internal Affairs 1924-1925”. 7 Ekim tarihli rapor; “The Projected Militarisation of the Executive” ve 2 Ocak 1925 tarihli rapor: “The Oriental and the Occidental Policies”.

2. Turgut Özakman; Dr.Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara 1995.

3. İsmet Görgülü; Atatürk’ün Özel Yaşamı, Bilgi Yayınevi, Ankara 2003.

İm (Kod): Tümünü seç
www.turksolu.org/ileri/25/cirakoglu25.htm
Kullanıcı küçük betizi
cankaramsar
Üye
Üye
 
İletiler: 23
Kayıt: Cmt Eyl 19, 2009 15:14

Şu dizine dön: Genel - Güncel Konular

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 3 konuk

x