KOCA ÖKÜZ

KOCA ÖKÜZ

İletigönderen Feza Tiryaki » Cum Şub 06, 2015 4:45

Bu koca öküz, sarı öküz değil. Hani, aslanların öküz sürüsünü rahat bırakması için, öküzlerce gözden çıkarılan, sunak olarak verilen ilk öküz; bu sarı öküzle bir ilgisi yok koca öküzün. Sarı öküz, bir huzur bulalım, bir rahata erelim, verelim de kurtulalım diye verilmiş, beklenenin tam tersi olmuş. Öküzlerin soyları kurumuş, buna karşın aslanların, çakalların açlıkları bir türlü dinmemiş, istekleri bitmemiş, ha bire yemeye yeni öküz istemişler…

Sarı öküzü verenler, vermekle işi çözeceğini sananlar, bir daha toparlanamıyor, gittikçe güçlenen, yedikçe kanlanan düşmanlarının dişlerinden kurtulamıyorlardı öyküde, kara öküz de, bu öykünün bir benzeri olmalı diyeceksiniz şimdi. Demeyin, yanılırsınız. Koca öküzde, öküzü veren de alan da bildiğiniz gibi değil. Bu öykü de, verilen sarı öküz öyküsü gibi, öküz örneğiyle günümüzü anlatıyor. Keşke daha uyanık olup, Cumhuriyetimizi bu durumlara düşürtmesek, keşke bu öykülerle özdeşleştirmeseydik…

Öküz, kısırlaştırılmış boğaya denir. Gücünden yararlanılan bir koşum hayvanı. Güçlü kuvvetliye öküz gibi derler. Bir de kaba saba insana, anlayışsız, aptala…

“Koca Öküz” öyküsünü altmışlı yılların Türkçe Okuma Kitabı’nda (6. Sınıf) okudum yenice. Eski günlerde okurken, hiç böyle etkisinde kalmamış, üzerinde derin derin düşünmemiştim. Öykü, güzel, yalın, akıcı bir dille yazılan bir memleket öyküsüydü yalnızca. Dilimizi geliştirmek, güzel okumak, dilimizi okurken sevmek için okunması gereken yazılardan biriydi. Refik Halit Karay (1888- 1965) bu öyküyü Cumhuriyet öncesinde (1918) yazmış. Kurtuluş Savaşı yıllarında, Kurtuluş Savaşı’na karşı yazılar yazdığı, İngiliz mandacılığını savunduğu, Ali Kemal’le ortak hareket ederek Milli Mücadeleye karşı görev yaptığı için sürgün edilmiş. Ali Kemal, kurtuluştan sonra linç edilince, yazar da, İstanbul’da, ailesiyle İngiliz’e sığınarak bir gemiyle kaçmış. Atatürk’ün 1938’de çıkardığı afla yurda dönmüş. Dil özlemini, sevgisini anlatan “Eskici” öyküsü yıllarca ders kitaplarımızın olmazsa olmaz öykülerinden biriydi. Ders kitaplarımızda, okullarda bu durumdan hiç söz edilmezdi. Şükran Kurdakul yazdığı “Şairler ve Yazarlar Sözlüğü”nde (1971) Refik Halit için; “Kurtuluş Savaşı’na karşı olan yazıları da bu dönemde yayımladığı “ Aydede” adlı dergide çıkmıştır. Bu nedenle kurtuluştan sonra , “yüzellilikler” (işbirlikçiler)listesine alınmış, 9 Kasım 1922’de sınırdışı edildiğinden 1938’de af kanunu çıkıncaya değin 15-16 yılı Beyrut ve Halep’te geçirmek zorunda kalmıştır.” diyor.

Öyküleri, ders kitaplarımıza giren, Türk yazınında, eserleri önemli bir yer tutan birinin, Kurtuluş Savaşı’na emeğinin geçmemesi, tam tersine bu mücadeleyi baltalamaya kalkışması, Atatürk’e karşı padişahla birlikte olması, “Milli Mücadele” ye karşı yayın yapan gazetesinin padişahtan yardım görmesi ne acıdır öyle değil mi?

Atatürk ve silah arkadaşları, canlarını ortaya koymuş, savaş alanlarında çırpınırlarken, Refik Halit Karay İstanbul’da evinde, savaşın sonunu, İngiliz’e teslim olunmayı, savaşa karşı yazılar yazarak bekliyor. Sakarya Savaşı’ndan sonra bile yazılarıyla “Milli Mücadele’yi” yermeyi sürdürüyor.

Mahir Ünlü, “20. Yüzyıl Türk Edebiyatı” kitabında, yazarı anlattığı bölümde, yazarın sonradan o yıllara ait izlenimlerini, Kemal Sülker’in (1919 doğumlu, sendikacı, yazar) kitabından şu alıntıyla veriyor:

“Benim, Rıza Tevfik’in (Şair, 1869 doğumlu, Sevr’i imzalayan Osmanlı delegesi içinde, yüzellilikler listesinde) sürgünlüğümüz bizim hasretimizdir. Ama Osmanlı’dan kurtarılan Anadolu ve genç Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in öncülüğünde zaferden zafere koştu. Hele dinle devlet işlerini ayırması, yeni harfleri kabul etmesi, dilin sadeleşmesine ehemmiyet vermesi…”

Yukardaki açıklamada yer alan, düşmandan değil de “Osmanlı’dan kurtarılan Anadolu” sözü uydurma mıdır, gerçek midir, bilmiyoruz.

Bu ek bilgiden sonra yine, “Koca Öküz” öyküsüne dönelim. Bir de düşünelim: Biz ne kutlu bir ulusmuşuz ki, o yıllarda Atatürk gibi bir kurtarıcımız olmuş. Şimdi yazılarını ayılıp bayılarak okuduklarımıza, allayıp pulladıklarımıza, Osmanlı’nın yöneticilerine, devlet adamlarına, şimdi başımıza taç ettiklerimize, seçip başa geçirdiklerimizin dedelerine, atalarına kalsaydı işimiz, ne Türk dili kalacaktı geriye, ne Türk ulusu… Ne de Türk vatanı, Türk yurdu…

Türkçe ne okuyorsak, ne yazıyorsak, ne konuşuyorsak unutmayalım, hepsi ama hepsi yüce kurtarıcımız, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk sayesinde…

Günahı da sevabı da bu ihanetin, yazarının olsun, biz gelelim öyküye.

Koca öküz yorgun, bezgin. Hacı Mustafa onu yenice pazardan almış. İşe koşacak. Yemini suyunu eksik etmiyor ama öküz değil çalışmak, yerinden kalkmıyor. Böyle günler geçiyor. Öküzü ahırında besliyor, hayvanın iştahı iyi; yulafı, samanı ondan esirgetmiyor, yine de öküz değişmiyor, hep öyle yatıyor. Aç bırakıyor… Aynı. Arkasından dürtükletiyor, itekletiyor, boynuzlarına bağlattığı ipini çektiriyor… Değişen bir şey yok…

Sonra tutup öküzü bir kasaba satıyor. Kasap onu götürmeye geliyor. O güne dek yerinden kıpırdamayan öküz, kasabın üstünü başını koklayıp kan kokusunu alınca birden canlanıyor. Ayağa kalkıyor. Kasabın ardından yola düşüp herkesin şaşkın bakışları altında, kesilmeye kasabanın yolunu tutuyor.

Bu son bölüm şöyle anlatılıyor:

“Mustafa gülüyordu:

“Nezaketten anlamaz, pekçe vur!”

Lâkin birden şaştı, gözleri açıldı. Koca öküz, başını çevirdi, kasabın elbiselerini derin, gürültülü bir nefesle kokladı, kokladı, sonra kımıldandı, toplandı, yavaş yavaş kalktı. Şimdi Cavga Rıza’nın (Cavga: Aptal karga, kasabın takma adı.) önüne katılmış, ahırdan çıkmış, bahçeyi geçmiş, tozlu yolda, her adımda biraz daha ufalıp silinerek kasabaya doğru gidiyordu.

Sanki damarlarındaki son kuvveti toplamış, son dermanını da, kendisini, senelerce süren yorgunluklardan sonra, bir bıçakla rahata kavuşturacak olan bu adama saklamıştı. Büyük bir filozof gibi, başı yerde, bakışları kayıtsız, ağır ağır yürüyordu.”

*
Bölünmeyi onaylatmak, param parça edilmek, ulus devlet yapısı değiştirilmek, yayılmacılara yem edilmek, yobazlarca ters yüz edilmek için son bir seçim dönemi daha geçirtilecek olan ülkemizde, toplumun bu duruma ilgisizliği, bu öyküyle benzeşmiyor mu? Hatta terör örgütü, eli kanlı bölücü çete PKK’nın Meclis’teki partisinin başı Demirtaş’a karşı ünlülerden, artist, sanatçı bozuntularından duyduğumuz övgüler, İmralı adasında yatan katilbaşına karşı, kökeni Ermeni azınlığından olan başbakan başdanışmanının utanıp arlanmadan dile getirdiği Öcalan sevgisi – övgüsü, vatan hainlerinin Türk ulusunun kanlı kasabını açıkça basında yayında övebilmeleri, buna ulusça sessiz kalınması öyküyle aynı değil mi?

Yok, “öküz altında buzağı” aramıyoruz. Bunu ordumuza, aydınlarımıza yapanların tüm planları çöktü ama bu arada ordumuz eski gücünü yitirmedi mi sizce? "Öküze boynuzu da yük değildir," biliyoruz. İktidarın önemli bir adamı bunu itiraf etmedi mi? Dinimiz emrediyor, önce yakınını kolla diyor, ne varmış adam kayırdıysak, kayırıyorsak, demedi mi? Şunu da iyi biliyoruz:

“Öküzün öğrenmişini döverler.”

Öküz gibi bakanı, öküz trene bakar gibi bakanı yani, iktidarlar nedense pek severler…

Rüşvet veren, sadaka gibi seçim armağanı dağıtan bunu boşuna yapmaz. Yardımı, sadakayı alan, sonra ondan ne istenecek bilmez mi?

“Öküz yem yiyince çifte gideceğini bilir.”

Öküzün öküzlüğü yetmez, bir de uysalını ararlar:

“Öküzün inek başlısını, tarlanın ufak taşlısını al.”

Bülbülün çektiği dili belasıdır. İnsanın, ağzından çıkanı kulağı duymalı. Kişi söylediğini tartarak demeli:

“Öküzü boynuzundan, insanı sözünden tutarlar.”

“Öküzün eteğine kabura (gön) koymuşlar, beni yaktın diye haykırmış.” Güzel yurdumuza, yayılmacılar, yurdumuzun eşsiz güzelliği, yeraltı yerüstü varlıkları nedeniyle göz koymuyorlar mı?

Gücümüzü yitirmeyelim:

“Öküz öldü, kanı sındı (boşaldı).”

Güveneceğimiz kişileri de iyi seçelim:

“İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküze bıçak olmazdı.” Türk ulusunun yüreği yumuşaktır. Bu yumuşaklık yüzünden değil mi tüm bu başımıza gelenler… Atalarımız demiş: “Arık(güçsüz) öküze bıçak çalınmaz.”

Birlikten güç doğar:

“Yalnız öküz, boyunduruğa (çifte) koşulmaz.” “Öküz, tekini bulmadan çifte yürümez.” Bakın bölücüyle, yobaz, bir de satılmış sözde muhalefet, nasıl kardeş kardeş geçiniyorlar, yurdumuzun altını birlikte oyuyorlar…

Çanakkale, Türk ulusuna yasaklandı, 18 Mart’ta Çanakkale şehitlerimizi anmak, zaferimizi kutlamak, şehitlikleri dolaşmak, yurdumuzda, bundan böyle yasak…

“Öküz öldü, ortaklık bozuldu.” İktidarla, eski ortaklarının savaşını anlatmıyor mu?

Bu dünün haberi: Eğirdir belediyesi, elli yıllık parkın, ağaçlarını söküp başka yere taşıyormuş. Parkın toprağı, arazisi gözlerine batmış, iştahlarını kabartmış talancıların... “Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz” demişler besbelli. Öküz de öküzlüğünü yapacak artık… Bir valinin annesi imiş, bir kadın, tek başına iş makinalarına karşı koyuyordu dün. Çevresinde tek kul yok. Yanında da başı atkılı bir başka yaşlı kadın… İşte, suskun, sindirilmiş “Yeni Türkiye”.

“Öküzlük yapmak” çağdaş, eğitimli insana yakışmaz… Öküz boğazlılar doldurmuşsa ortalığı, “Düt demeye dudak gerek!”

Yine iktidarın bir hukukçu vekili demiş ki: “Başkanlık, diktatörlük getirir diyenleri gırtlaklamak istiyorum!”

İşler çığırından çıktı. Hukukçusu bile düşünde boğazlarımıza sarılıyorsa, içinden, kendilerine dur diyenleri boğmak geliyorsa, “Serkeş (dik başlı) öküz soluğu kasap dükkânında alır." diyorsa, bizlerin de söyleyeceği var elbet:

“Düşmez kalkmaz bir Allah!”

Sözümüzü bitirmeden yine “Koca Öküz” öyküsüne dönelim. Ne diyordu çalışmayan, yerinden kalkmayan ama kimseler yokken ahırda dolaşan, kalan yemleri yiyip bitiren öküze Hacı Mustafa:

“Bu ne hileci öküz, beni mat edecek be!” Kasaba öküzü satarken ayrı telden çalıyordu:

“Geçen gün bir öküz aldım, hurdaymış, işe yaramadı.” Satış sonrasında dedikleri:

“Neme gerek, ister arabaya koysun, indirsin, ister orada kessin, ben karışmam!”

Yine öyküden satır satır alırsak:

“Ertesi gün, Cavga Rıza elinde bir arşın çürük iple köye gelince Hacı:

“Nideceksin, öküz yerinden kalkmıyor!” dedi.”


Bu sözler öküzü gören kasaptan:

“Hele Hacı’nın ettiği işe bak, bunun neresi yenir ki? Kemikle derisinden ötesi yel!”

*

Öküz arabası gibi yavaş yavaş geriye doğru götürülüyoruz. Bugün bir kadın milletvekili: "Hilafet geri gelsin!” demiş. Yeni atanan hâkimler savcılar adliye önünde poz vermişler. Tüm kadınlar türbanlı, alınları tarikat bantlı. Gazetede bir kaza haberi. Yaralıya ilk müdahaleyi sağlık ekipleri yaptı yazıyor resmin altında. Bakıyorsun, sağlık görevlisi kadın türbanlı, başında kendinden kocaman bir beyaz örtü. TRT’ye, devletinin kültür kurumuna bakıyorsun. Birinci kanalında “Diriliş”. Eski Osmanlıyı, ölmüş, vatanı satmış, teslim olmuş, yıkılmış Osmanlı’yı canlandırmak hevesindeler. Yayından sonra “Cihan Devleti” üzerine tartışmaları varmış, dün duyurdular. Cihan Devleti? Ne olacak? O da Osmanlı. Liselere zorunlu konacak yeni dersin adı da eski yazı, buna uydurdukları kılıfın adı ise: Osmanlıca. Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün Türk Dili için kurduğu yüksek kurum, aylardır hiçbir duyuru yapmıyor, hiçbir iş işlemiyordu: Bugün eski yazıyla, Osmanlıca, eski edebiyat dersi veren imam hatip çıkışlı bir eğitimciyi ölümünde anmış. Onlarca eğitimcinin içinden bu özellikleri cımbızla seçmişler… Daha geçen hafta, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün eski müdürlerinden Naciye Öncül öldü. Çevirmen, çok değerli bir eğitimci. İngiliz ve Amerikan edebiyatının önemli pek çok eserlerini dilimize çevirdi. (Rüzgarlı Bayır, Deniz Feneri gibi…) Çocuk kitapları çevirileri yaptı. Ulusal Eğitim Derneği’nin üyesiydi. Öğretmen yayınlarının destekçisiydi… Ya hepsini anarsın eğitimcilerinin, ya hiç birini… Türk Dili için anıyorsan, Türk’ün dili Türkçe değil mi? Yoksa Osmanlıca mıydı, aklımız mı karıştı?

Koca öküzün öyküsü içime öyle işledi ki, gözümde, bir, güle oynaya kasapların arkasına düşenler canlanıyor, bir, fareli köyün kavalcısında olduğu gibi uykuda, uyuşturulmuş beyinlerle kavalcının ardından koşturup gidenler… Bir de Aşık Veysel’in dizeleri çınlıyor kulaklarımda, ölüme giden yaşam yolculuğumuz…

“Uzun ince bir yoldayım, / Gidiyorum gündüz gece. / Bilmiyorum ne haldeyim, / Gidiyorum gündüz gece. / Yetişmek için menzile, / Gidiyorum gündüz gece.”

Kasabının kokusunu alınca ayağa kalkan, dirilen, kasabının arkasından kendi ayaklarıyla kesilmeye giden öküz, hep gözümün önünde…

Feza Tiryaki, 6 Şubat 2015
Kullanıcı küçük betizi
Feza Tiryaki
GM Yazarları
GM Yazarları
 
İletiler: 1012
Kayıt: Sal Kas 09, 2010 14:12

Şu dizine dön: Feza TİRYAKİ

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x