Koyun Sürüleri, Kurtlar ve Köpekler! - Hanifi Altaş / 25-Haziran 2006

Koyun Sürüleri, Kurtlar ve Köpekler! - Hanifi Altaş / 25-Haziran 2006

İletigönderen İlteriş Kağan » Pzt Tem 24, 2023 13:37

“Şahin kocasa da vermez avını Aslı kurttur; kurt yavrusu kurt olur!”
- Dadaloğlu

Sürü kelimesi Türkçedir ve sür-ül-mek kökünden gelir. Tümüyle edilgen anlamdadır ve sürülen, sürüklenen demektir. Şu halde, sürünün ve sürüye dâhil olanların kendilerine ait bir iradeleri yoktur. Muhakkak surette sürüyü güden bir çoban vardır ve o nereye doğru yönlendirirse, sürü de o yöne doğru gider.

Sürünün asıl yöneticisi çobandır, ancak çobanın sürüyü sevk ve idare etmekte kendisine yardımcı olan iki elemanı daha vardır. Bunlardan biri sürünün içindendir; sözgelimi koyun sürüsünü yönlendirmekte adına kösemen denilen bir koç veya koyundan yararlanılır. Kösemen adındaki bu hain yaratık koyunların önüne düşer ve onları mezbahaya bile-deyim yerindeyse güle oynaya- götürür. Mezbahaya varılınca ise kösemen sürüden ayrılır; çünkü onun görevi henüz bitmemiştir, o kim bilir daha nice sürüleri kesimhaneye götürecektir. Ne var ki soydaşlarına ihanet etmekle görevli bu hayvanın kaderi de önünde sonunda boğazlanmak olacak, bu kaderden kaçamayacaktır.

Köpekler ise sürünün her anlamda dışından ve dışındadırlar; onların görevi sürünün etrafında bir güvenlik çemberi oluşturmaktır. Sürüdekiler, çobanın köpeklerine çizdirdiği çemberin dışına çıkamazlar, köpekler onları bırakmaz. Fakat köpeklerin asıl görevi sürüyü dışardan gelecek tehlikelere karşı korumaktır. Bu tehlikelerin en başında ise kurtların saldırısı gelir.
***
Bizim dışımızdaki doğa, insanoğluna göre vahşi bir ortamdır. Fakat doğaya hükmetmeye kalkışan insanlık bugün anlamıştır ki, o vahşi diye nitelendirdiği ortamda da kendisinin akıl sır erdirmekte zorlandığı -kaotik- bir düzen vardır. Nitekim, insanoğlu doğayı zorlayan müdahalelerin zararlı etkilerini çok geçmeden kendi üzerinde hissetmeye başlamıştır; doğanın dengesini bozan insan eseri bütün etkinlikler tıpkı bir bumerang gibi dönüp dolaşıp sonuçta insanlığa zarar verir olmuştur. O sebeple de bugün insanlık, nesli tükenmeye yüz tutmuş, ama görünüşte zararlı olan yırtıcı hayvanları bile koruma altına alıp üremelerini sağlamaya çalışmaktadır.

Türklerin (ve onlarla birlikte geniş anlamda Turan’a dahil edilen toplumların) bozkırdaki yaşantısına ve onların bütün çevreyle (doğal ve insani) ilişkilerine egemen olan tinsel-töresel-törensel ve geleneksel sistem, -ki adına ister Şamanizm denilsin, ister Gök Tanrı dini denilsin, ne denirse denilsin- Türk ile doğanın görkemli uyumundan başka bir şey değildir. Nitekim ünlü Japon yönetmen Akira Kurosova’nın başyapıtlarından biri olan “Dersu Uzala” adlı film bu savımızın sinema sanatı kapsamında şiirsel bir dille anlatımından ibarettir. Filmin kahramanı olan Dersu Uzala adındaki avcı-çoban doğadaki bütün canlı ve cansız varlıkların bir ruhu olduğu ve bu ruhlara saygılı olmak gerektiği inancındadır. Sözgelimi, o gereğinden (insanın gereksiniminden) fazla avlanmaya, yani gereksiz yere daha çok hayvanın insanlar tarafından öldürülmesine karşıdır. Çünkü burada avcı insan, vahşi doğanın ve doğal yaşamın dışında olan bir başka vahşi yaratıktır; dolayısıyla onun doğal yaşama müdahalesi asgari düzeyde tutulmalıdır; doğanın düzeni insan müdahalesinin ancak bu kadarını kaldırabilir (tolere edebilir). Buna benzer bir başka örnek, halen Bulgaristan Türklerinde yaşadığı tespit edilen toresel/törensel bir davranış kalıbıdır, bir gelenektir. Bu gelenek uyarınca, baltaları omuzlarında ormana ağaç kesmeye giden tahtacılar; ormana girmeden önce dururlar ve bir tören havası içinde ormana hitaben huşu içinde şuna benzer sözler söylerler:

“Ey orman! Biz seni kesip biçerek yok etmeğe gelmedik. Seni kırıp incitmeğe gelmedik. Senin artık işe yaramaz, kurumuş ve çürümüş dallarını, ağaçlarını ayıklamak, seni temizlemek ve rahatlatmak için geldik. Bize izin ver. (Destur)!”

Ancak kurt başkadır. O vahşi doğanın içinden biridir; doğanın bir parçasıdır. Onun uymakta olduğu kanun da vahşi doğanın kanunudur; dolayısıyla o bir sürüye girince, avcı insanın aksine, ihtiyacından çok daha fazla koyunu boğazlayıp bırakabilir. Çünkü bir kere kurt biriktirmeyi bilmez, insan gibi anamalcı değildir o. İkincisi, kurdun yemediği ve yiyemeyeceğini de bildiği halde, sürüdekilerin bir kısmını boğazlayıp bırakması, aslında vahşi doğadaki bizce kaotik görünen düzenin sürmesi için yerine getirilmesi zorunlu bir görevdir aynı zamanda. Bunun bir sebebi beslenme zincirinin işlemesidir; yani leş yiyicilere ve onların artıklarından geçinen börtü böceğe yaşamaları için gerekli besini sağlamaktır. İkincisi de, esasen vahşi doğaya ait olup, onun dışına çıkmış olan yani insanoğlu tarafından evcilleştirilmek ve korunmak suretiyle vahşi doğada üreyebileceklerinden kat be kat fazla üreyerek çoğalan koyun cinsini sınırlamak, koyunlara haddini bildirmektir. Çünkü koyun sürüleri insanoğlunun emrinde ve onunla olmakla birlikte, evcilleşmemiş olanların aleyhine olarak vahşi doğanın bitkileriyle beslenmekte, insanlar da yine koyun ve keçilerin otlamaya çıkamayacağı mevsimlerde onları besleyebilmek için doğaya müdahale ve onu tahrip etmektedirler. Kendilerinin beslenmesi için doğanın bir kısmını tarla olarak ayırdıkları yetmezmiş gibi, bir de sürüleri için çayırlar meydana getirmekte ve buralara yabanılları sokmamaktadırlar.

Yukarıda yazılanlar, bir Türk gözüyle bir kurdun düşüncelerini veya içgüdüsel tepkilerini anlamak ve anlamlandırmak denemesidir.
***
Biz Türkler kurt sürülerini de, koyun sürülerini de anlarız. Sözgelimi, babamın rahmetli amcası Aziz Ağa (ki onu ben de tanıdım) okuma yazma nedir bilmez, yarı-göçebe hayatı yaşadığımız köyümüzde sayısı yüzlerle ifade edilen koyun sürüsüne ve bir hayli de sığıra sahip bir köylü idi. Doksanlı yaşlarına kadar genç ve dinçti, diş fırçası nedir görmediği halde dişleri noksansız, bembeyaz ve pırıl pırıldı. O da, tıpkı Dersu Uzala gibi saf bir tabiat adamı olmalıydı. Kendisini yakından tanıyan büyükler derler ki, “Aziz Ağa koyun sürüsünü oturduğu yerden idare eder ve öylece güderdi.” Onunla ilgili olarak dinlediğim bir başka anekdot da şöyledir: Aziz Ağa, bir hafta on gün kadar köyünden ayrı kalıp da geri döndüğünde ahırındaki inekler onu görür görmez başına toplanıp etrafında bir halka oluşturmuşlar ve adeta kendisine sevgi gösterisinde bulunmuşlar. Çünkü onun, hayatı boyunca hiçbir hayvanı incittiği görülmemiştir; o bütün hayvanlara hep sevgiyle yaklaşmış; hayvanlara kötü davrananları uyarmış ve böylelerine engel olmuştur. Aziz Ağayı hayvanların gözünde de bir aziz haline getiren şeyin, onlarla kurduğu görünmez iletişimin görünen sırrı da işte buradadır.

Biz Türklerin hiçbir zaman anlamadığı ve anlayamayacağı bir şey varsa o da insan sürüleridir; insanların sürüleştirilmesidir.
Peki ama, insanlar nasıl sürüleşirler? Kapitalizmin ve komünizmin insanları sürüleştiren uygulamalarını şimdilik bir yana bırakıyorum. Yalnızca şu kadarını söylemeliyim ki, Türkiye’deki kapitalist uygulamalar toplumu büyük kitleler halinde, komünist-sol ideolojik akımlar ise marjinal grupçuklar halinde sürüleştirmiştir ve halen de sürüleştirmektedirler. İkincilerin etkisi günümüzde nispeten zayıflamışsa da, bütün bireysel ve kitlesel iletişim araçları üzerinde tek egemen konumunda bulunan Kapitalistlerin etkisi gün geçtikçe artmakta ve yoğunlaşmaktadır.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz üçüncü bir etken ise Türk insanını sürüleştirmekte tarikatlar ve cemaatlerin oynadığı rol ve gördüğü işlevdir.
Bir müritler topluluğu demek olan tarikat bağlılarının gerçekte bir koyun sürüsündekilerden hiçbir farkları yoktur. Çünkü her ikisinde de, mensupların bağımsız davranma, düşünme ve karar alma yetenekleri, iradeleri ve kişilikleri silinmiştir. Onları yek diğerinden ayıran ancak ilk anda göze çarpan fiziksel özellikleridir: Boy, en, kilo, renk gibi…

Her bir tarikat veya cemaatin bağımlıları, hiyerarşik bakımdan en üstten aşağıya doğru inildikçe, tarikat veya cemaat şeyhinin gittikçe silikleşen fotokopilerinden başka bir şey değildirler. Bundan dört-beş sene kadar önce Samanyolu TV’de yayımlanan bir Ramazan programında; yüzü, gözü, bakışları, konuşmaları, ses tonu, jest ve mimikleri bakımından tıpatıp ve sanki görenleri “hık demiş Fetullah Gülen’in burnundan” düşmüş dedirtecek derecede ona benzeyen bir vaizi gördüm ve bu duruma da hiç şaşırmadım.

Tarikat ve cemaat mensupları, onlara idealize edilerek aktarılan dinsel hayat (şeriat düzeni) ile gerçek hayatta yaşadıkları ve karşılaştıkları arasındaki mutlak çelişkiden ötürü bunalıma düşerler ve bundan kurtulmak için de hayatın gerçeklerini dışlayarak, öteleyerek, yadsıyarak birbirlerine daha fazla sokulurlar. Birbirlerine tutunurlar. Tıpkı kızgın güneş altında kalmış bir sürüye dahil koyunların, güneşin yakıcı etkisinden korunmak için kafalarını birbirlerinin kuyrukları altına soktukları gibi! Fakat onların, içinde bulundukları ve yaşadıkları sosyal hayatın gerçeklerinden kaçmaları kolay değildir; nitekim kaçamazlar ve bu durum onları kişilik bölünmesine (şizofreniye) kadar götürür. O sebeple, Amerika’da cinsel sapıklık ve sapkınlığından ötürü FBI tarafından yakalanan birinin oraya mastır veya doktora yapmak üzere gelmiş Fetullahçı bir öğrenci olduğunun ortaya çıkması, hiç de garip ve yadırganacak bir durum değildir. (http://www.nurettinveren.net/modules/news/article.php...)

Yukarıda anlatılanlar sosyal hayatın olağan akışı içindeki etkileşimlere verilen mürit/mensup tepkilerine ilişkindir. Bunlara dışarıdan yönelecek bir tehdit daha vardır ki, o da ideolojiktir. Bu bakımdan, sürüyü içerde düzen ve intizam halinde tutmak için kösemen koyun rolündeki ağabeylere olan ihtiyaç kadar, dışarıdan içeriye doğru yönelecek ve sürüdekilerin aklını çelecek ideolojik saldırılara ve akımlara yani kurtlara karşı da; “bakın siz ne güzel bir sürüsünüz, siz sakın çobanın sözünden ve kösemenlerin peşinden ayrılmayın! Ayrılırsanız sizi sonra kurtlar kapar ha!.. ” diye sık sık havlayacak köpeklere de ihtiyaç vardır. Bunların Kangal cinsinden olanları ise özellikle tercih edilir.

Köpeklerin mukayyet olmakla ve dış düşmanlardan korumakla görevli oldukları sürüye karşı görevlerinden ötürü kurtlara havlamaları ve hırlamaları anlaşılmaz bir şey değildir. Ama bu havlamaların gerisinde asıl onların kurtlara duyduğu kin ve haset yatmaktadır. İtler ve kurtların davranışları arasında yapılacak bir karşılaştırma bağlamında bunun, hapishanedeki bir mahkûmun dışarıdaki özgür insanlara karşı duyduğu gıpta ve haset karışımı duygularla da pek bir benzerliği yoktur. Bu durum, Heybeliada Sanatoryumuna gönderilen veremli bir hastanın sağlıklı toplum bireylerine de aynı hastalığı bulaştırmak için, yürüdüğü caddelere, sokaklara ve bindiği geminin güvertesine kasten tükürmesi, balgam fırlatması türünden aşağılık bir kinin ürünü olabilir ancak! Tabii ki bunda, bir zamanlar hasbelkader kurtlar arasında kurt pozu takınarak yaşamış olmanın acı anılarından ötürü bütün kurtları niçin kendisi gibi köpekleşmiyorlar diye aşağılamak ve mahkûm etmek dürtüsünün de payı vardır. Zira yeryüzünde bir tek kurt kalsa dahi, onun varlığı köpeklere acı vermeye, boyunlarındaki tasma izlerini hatırlatmaya devam edecektir.

İşte Fetullahçı sürünün dışına, mümtaz er türk öne ve öbürleri (Etyen Marpuçyan, Herkül Milas, Hırant Dink, Elif Şafak vs) arkaya olmak üzere hiyerarşik bir biçimde yani kangaldan zağara doğru dizilerek Türkçülüğe ve Türklüğe hırlayanların ve havlayanların yaptıklarının özü ve özeti budur.

Hanifi Altaş
25 Haziran 2006
Aklı Başında Bir Toplum Her 5 Yılda bir Meclisi Ve Yönetimi yenileyen Toplumlardır.
Bir hamalın yükü geçicidir; fakat sahtekâr bir politikacının yükü kalıcıdır çünkü onun dolandırıcılıklarının muazzam yükünü her daim akılsız toplumlar taşımaktadır.
Üçkâğıtçı politikacılar tarafından sürekli olarak kandırılan, tekrar tekrar aldatılan bir millet için hangi sıfat kullanılabilir? Şaşkın? Çok hafif! Ahmak? Yeterli değil! Beyinsiz? Evet, işte tam da sıfat budur! Aptal kalabalıklar, sahtekâr politikacıların en büyük servetidir!
Kullanıcı küçük betizi
İlteriş Kağan
Üye
Üye
 
İletiler: 2100
Kayıt: Cmt Şub 08, 2020 18:53

Şu dizine dön: Sizin Makaleleriniz

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x