Laik Devletin Düşmanları - Yusufhan Güzelsoy

Laik Devletin Düşmanları - Yusufhan Güzelsoy

İletigönderen İlteriş Kağan » Pzr Haz 14, 2020 23:39

Laiklik, ülkemizde, kasıtlı olarak sekülerizmle birbirine karıştırılmıştır. Basit tanımıyla, laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Ancak bu, devletin dinleri tanımadığı anlamına gelmez. Örneğin, ülkemizde Diyanet İşleri vardır. Dini bayramlar resmi tatil ilan edilir. Devletin toplumu din dışı bir yaşam tarzına yönlendirme amacı yoktur.

Söz gelimi, bir öğrenci, okullar arası futbol turnuvasına katıldı. Maçtan önce dua ediyor, kendi inancı gereği Tanrıdan yardım istiyor. Laik devlet, buna müdahale etmez. Bu örneği neden verdiğimi ise birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Sekülerizm de basit tanımıyla devletin ve toplumun dinden arındırılmasıdır. Seküler bir devlet, şahısların hayatına müdahale edebilir. ABD’de, okullar arası turnuvalarda, öğrencilerin dua etme geleneği, seküler anlayışa aykırı bulunarak, sekülerliğin teminatı olan Amerikan yargısınca yasaklanmıştı. Prof. Dr. Türker Alkan’ın “Amerika’da Din Neden Güçlüdür” isimli makalesindeki şu satırlara dikkat edelim:

“Yıllardır ‘Amerika’daki kadar laiklik, Amerikan türü laiklik deyip duruyor bazıları. Amerikan Anayasası ve Yüksek Mahkeme’nin çeşitli kararları ile oluşan ‘ayrım duvarını’ görmezlikten gelerek. Devlet okullarında İncil okumanın, dua etmenin (hatta dua niyetine bir dakikalık sessiz duruşun) bile Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklandığı Amerika’daki laiklik uygulamasını ‘yumuşak’, din derslerinin Anayasa ile zorunlu kılındığı, devletin din adamı yetiştirdiği Türkiye’deki uygulamayı ise nedense ‘sert’ buluyorlar!”[1]

Eminim ki yazımı buraya kadar okuyanlar, yaptığım tanımla Türkiye’deki uygulamaları karşılaştırmışlardır. Haklıdırlar da, bu karşılaştırma yapılmalıdır. Yalnız şunu unutmamak kaydıyla: Her sistem, olduğu gibi uygulanmayabilir ve bu ilk önce sisteme zarar vermek maksadıyladır.

Bizde inanç özgürlüğü, son derece dar bir alana hapsedilip tartışılmış, her kesimden insan bu işin hamasi fikirlerini, ondan daha fazla olarak da abartılı şiir ve romanlarını ortaya koymuş, ancak meselenin özüne, asıl konuşulması gereken konulara inilmemiştir. Zannederim, her olaya akıldan önce duyguların ağırlığını katarak yaklaşmak karakterimizde var. Bu bize zarar vermekte ve duyguları ayrıştırmaktadır.

Hamasetten uzaklaşmak için, ezberden uzaklaşmak şarttır. Bir kimse “Laiklik nedir?” diye sorduğunda, bu kavramın doğru bir şekilde tanımlanıp açıklanması şarttır. Bunun yerine hamasi ve rencide edici cevaplar vermek, soru sahibini geri itmekten başka bir işe yaramaz.

Sisteme karşı hamasi fikirler öne sürmek ise, Prof. Alkan’ın yazısından da anlaşılacağı üzere, kişiyi nankör yapar. Gerçekleri görmesini engeller ve kendi kurduğu sanal dünyanın içine hapsolmasına neden olur. Yeri geldiğinde akademik camiadan bir kimsenin bile ezberci söylemler öne sürdüğüne şahit olabilirsiniz. Söz gelimi, “Cumhuriyet ilan edilecektiyse neden İngiltere ile savaştık!” hamaseti… Savaş sonunda İngiltere gibi olduğumuzu düşünen kimseler, bu ülkenin laik bir cumhuriyet olmadığını bilmiyor mu? Bakın, size cevabı, yakın zamanda hayatını kaybeden Mehmet Şevki Eygi versin:

“Koca koca adamlar ‘Laiklik olmazsa demokrasi de olmaz’ diye bağırıyorlar. ABD’ye bakıyoruz, paraların ve pulların üzerinde ‘Biz Allah’a güveniyoruz’(We trust in God) diye yazılı, başkan ve temsilciler (milletvekilleri) yemin ederek işe başlıyorlar. Avrupa’da, anayasalarında laiklik yazılı olan iki devlet var, İngiltere ve Portekiz. İngiltere laik değil, orada din-devlet birliği sistemi görülüyor. Hükümdar aynı zamanda Milli Anglikan kilisesinin başı.”

Tabiri caizse, daha “bomba” satırlar var aynı yazıda:

“İsrail’de de ‘Yahudiler için’ demokrasi var. Orada “Batsın şu İsrail devleti!…’ diye bağırmak mümkün. Halbuki, İsrail kesinlikle laik değil, o bir Yahudi devleti ve (uygulamada samimi olsunlar veya olmasınlar) Musevi şeriatı üzerine kurulu (…).”[2]

Şimdi, rahmetli Eygi ve yazısı nezdinde tüm İslamcılara cevaben yazayım:

1-) Türkiye’de, şunu şu ülkeden, bunu bu ülkeden aldık, diye serzenişte bulunup Atatürk’e saldıran İslamcılar, söz konusu şekil olunca kimseyi tanımamaktadır (!). Söz konusu yönetim şekli olunca, hayaller Suudi Arabistan, İran ve dahi İngiltere, ABD, İsrail. Şekil yönünden düşmana benzemekten daha tehlikesi, zihniyet yönünden aynı olmaktır.

2-) Mustafa Kemal Atatürk, alaycı cümlelerle kendisine “Laiklik de nedir” diye soran dinciye, “Adam olmaktır” demiş. Kutsal kitaba yemin ederek işbaşına gelen, Milli Anglikan kilisesini yöneten hangi Batılı idareci kan dökmekten geri durmuştur? Hangisi rüşvet yememiş, zina yapmamıştır? Kutsal kitaplar üzerine yemin etmeki Afrikalı ülkelerden haraç almaktan vazgeçmeyi sağlamış mıdır?

İsrail Musevi şeriatı üzerine kurulmuş, buna sadık kalmamış da, kaç tane şeriat ülkesinde Müslümanlar rahata ermiştir? Bu soruları daha derinleştirip çoğaltarak sorabiliriz.

Laiklik adam olmaktır, çünkü bu kavramı olması gerektiği gibi benimsemiş kimsenin, kutsal kitap üzerine yemin etmesine gerek yoktur. O, inanç hürriyetine saygılı, bulunduğu yerin millete hizmet makamı olduğunu bilen, devlet işlerini dogmayla değil akılla yöneten kimsedir. Din devletlerinin geçmiş ve bugününe bakınca, kutsal kitaplar üzerine yemin etme/ettirme ihtiyacını daha iyi anlıyoruz.

3-) Dananın kuyruğu ise, aktardığım satırların son cümlelerinde kopuyor. “Batsın şu İsrail devleti” diye bağırmak, İsrail’de mümkün olabilir. Bize ne? Bunu neden örnek alalım? Görülen o ki İslamcılar, şeriat gelene kadar, ne kadar güçlü olursa olsun, çok güçlü olsalar bile laik düzen yıkılıncaya kadar durmayacaklardır. Bu demektir ki kıyamete kadar nafile çabalayıp duracaklar.

4-) Laiklik olmadan demokrasi olur mu? Olur. Ancak laiklik olmadan demokrasi, iktidara ancak menfaat zümresini taşır. Demokrasi, laikliğe karşı olanı da iktidara taşıyabilir. Türkiye’deki demokrasi laik idiyse, siyasal İslamcı bir Hükümet nasıl kuruldu? Siyasal İslamcı bir Hükümet kurulduysa, demokrasinin laiklikle birlikte olmasından daha neden gocunulur? Mesele, laikliğin esamesinin okunmamasıyla alakalıdır.

Türkiye’de, başörtüsü sorunu kalmadı, diyebiliriz. Artık kamu kuruluşlarında başörtülü memurları, hatta asker ve polisleri görebiliyoruz. Türbanlı öğrenciler üniversitelere girebiliyor. Buna rağmen, biraz geçmişteki uygulamlardan beslenen, biraz da kalem ve dil ustalığı bu konuda olduğu için, konuyu sürekli sıcak tutmaya çalışanlar vardır. Bunlar için, Türkiye’de sadece türbanlılar sıkıntı yaşamaktadır. Geri kalanı için hayat güllük gülistanlıktır.

Öyle değil.

Türkiye’de laiklik olduğu halde, İslamcılar çoğu yerde baskı kurabilmektedir. Bazı illerimizde, Ramazan ayında, kendilerince “timler” kurup ellerinde sopalarla bekleyen, hatta işi abartıp iftardan önce kahvehaneciyi döven vatandaşlar var.

Dahası da var.

Dolmuşta, etek giydi diye kadın darp edenler… Sokakta yürüyen hamile kadını dövenler! Sosyal medyada yaptığı yorumda “Tanrı” yazdı diye insanların kutsalına sövenler… Daha niceleri, vatandaşa kan kusturuyor. En sert şekilde, insanları maddi ve manevi, hatta sanal lince uğratanlar, “Eski Türkiye’de türbanlılara zulmedilirdi” diye ağlıyor.

Size, yukarıda yazdığım satırların, “Eski Türkiye” zamanında da yaşandığı benzer olaylar yazayım[3]:

“Refah Partili İzzet Kıraç, Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday’ı öldürdü. Katilin Baro Başkanını öldürme gerekçesi şu: Baro Başkanı, davalara tesettürlü girmekte ısrar eden iki avukatı Barodan çıkarmış. Refah Partili katil, şimdi yargı önünde… Hürriyet, 7 Eylül 1995”

“Sabah namazında güldüğü için, Kızılcabölük Kurs ve Öğrenciler Yardım Derneği yurdunda yurt yöneticisi Eyüp Yeniavcı, Bilal Kavcın adlı öğrenciyi kıyasıya dövdü. Ağzından burnundan kan gelinceye kadar dövülen ortaokul öğrencisi karakola sığındı… Hürriyet, 12 Ocak 1989”

“Ağrı ve Erzincan’da iki öğretmen oruç tutmadıkları için saldırıya uğradılar. Bu olay, Erzurum, Erzincan, Kars, Ağrı, Bayburt ve İstanbul’da öğretmenevlerindeki Ramazan yasaklarını su yüzüne çıkardı. Buralarda öğretmenevlerinde ve orta dereceli okullarda kantin ve yemekhanelerin iftar ve sahur saatleri dışında kapattırıldığı bildirildi. Güneş, 27 Mart 1991”.

Bakın, Merve Kavakçı olayında ortalığı ayağa kaldıran İslamcıların, ikiyüzlülüğüne bir örnek de, FETÖ’nün yayın organı Zaman’dan:

“Kadının erkek dinleyicilere hitap etmesi, konferans vermesi caiz midir? Bir okulda, örneğin ilahiyat fakültesinde bir kız konuşmacı konferans veriyor olsa, bu kız konuşmayı dinleyen bir delikanlı uzun süre göz göze gelmenin etkisiyle, konuşma sırasında şaşkına dönecek, gideceği sınıfları bile şaşıracaktır. Çünkü kadın sesi avrettir, kadının sesi fitne uyandırmakta halhalden daha etkilidir (…). 8 Haziran 1990”.

İşte bunlar, yıllar sonra Kavakçı olayıyla birlikte ortalığı ayağa kaldırdı. Olayın kurgulandığı merkez, Kavakçı’nın 40 gün önce vatandaşlığına geçtiği ABD’deydi. Kurgulayıcı, din hürriyeti stratejisini güden ABD’li ajanlardı. Türkiye o olay üzerinden çalkalanmış, insanlar birbirine küstürülmüştür. Hepsinden önemlisi, “laik devlet” karşısında, İslamcı-ABD ittifakı başarılı olmuştur. Sorarım: Mecliste haremlik, selamlık uygulaması vardır da bizim mi haberimiz yoktur?

Cevap açık: Laiklik olmayan ülkede Dar’ül-harp vardır ve Dar’ül-harpte her şey mübahtır. Aslında tipik bir Yahudi anlayışı.

Sebebi, amacı, dayanağı ne olursa olsun, “Bana her şey mübah” mantığıyla savaşanlar, her türlü ahlaksızlığı, hırsızlığı, cinayeti, rüşveti, zinayı, faizi kendisine hak görenler, nihayetinde kendi yarattıkları bataklıkta boğulup gitmeye mahkumdur.

Klişeleşmiş tanımlara girmek istemesem de, şu farkı tekrar hatırlatayım: Dindar, hoşgörü, güleryüz, sabır ve barıştan yanadır. Aklı, fikri uçkurunda değildir. Sakal ve saç ölçmez; giyimden, kuşamdan kimseyi yargılamaz; en önemlisi de kimsenin inancına karışmaz. İşte böyle bir kişi, laikliği benimsemiştir.

Dinci ise, aklı, fikri, uçkurunda ve kan dökmekte olandır. Gizli yaptığı sürece, her günah geçersizdir. Kendisi ve kendisi gibi olanlar Tanrı katında seçilmiştir. Dünyada hayatlarını tamamlamadan cenneti garanti altına almışlardır.

Bakınız, “Din Devletleri” isimli kitaptan bir alıntı daha (İçeriğine girmeyeceğim.):

“Cuma Dergisinin Kapağı Şu: Şeriata Tabi Olmayan Anayasa Tecavüze Mahkumdur.”[4]

Kadına tecavüz, çocuğa tecavüz, anayasaya tecavüz… Din, uçkur çözmek için mi, uçkur bağlamak için mi vardır?

“Taraf”[5] isimli yayın organının Sivas katliamına dair bakış açısına bakınız:

“Sıvas katliamı ve şanlı Sıvas kıyamı yaygınlaşarak devam edecektir. Sıvaslı kardeşlerimize destek olmak, onların yaktığı meşaleyi yurdun her tarafına taşımak boynumuzun borcudur. ‘O gün Sıvas’ta olamamanın’ hüznünün telafisi, 29 Ekim’de her yerde olmaktır. Daha fazla 2 Temmuz, daha fazla Sıvas… Sinan Bala, Taraf, 1 Ekim 1993, sayfa 20-21.”[6]

Alıntılara devam ediyorum:

“Karar çıkmıştır: İslamda şiddet yoktur diyen her kim olursa olsun, aynen Kemalist ve dolayısıyla işgal yanlısı bir kafirdir. Nifak ve fitnecilerin katli hak ve önceliklidir. Yaşasın Anadolu halkının ‘Şeriat için silahlı mücadelesi!’ Taraf, 1 Ekim 1993, sayfa 13.”

“Artık TC’de hayat yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için zor olacak. Sıvas sadece küçük bir haber… Faruk Akıncı, Taraf, 1 Eylül 1993/Şanlı Sıvas, sayfa 22”.[7]

Laik devleti yıkmak için, her şeyi mübah görüyorlar mı, görmüyorlar mı? Bu ve bunun gibi pek çok haber, kitap ve gazete arşivlerinde aynen duruyor. Yak, yık, yok et, açıkça katliamları savun; sonra da başörtülü bacı edebiyatı yap.

Irkçılık haramdır, dediniz; aynı ırkın evlatlarını mezhep kavgasıyla, kılık kıyafet tartışmalarıyla birbirine kırdırdınız, böldünüz. Siyonistlerle el ele verip dünyayı cehenneme çeviren, günahla ve zulümle Tanrıyı hoşnut kılmaya çalışan gafiller… Siz, bu ülkede başörtülüye asıl zulmedenlersiniz.

Biraz durup düşünelim: Kadının yeri evidir. Evden dışarı çıkamaz. Çıksa, sağa, sola bakamaz. Kocasıyla yürürken geriden gelmelidir. İstemese bile kocası yanaştığı an kadınlık yapmalıdır. Hatta daha aşırı görüştekilerin yaptığı gibi, kadınlar da sünnet olmalı ve cinsel ilişkiden haz almayıp acı hissetmesine de göz yumulmalıdır. Ama aynı kadın, başörtüsünü giyip meclise de girmelidir, okula da girmelidir; özgürlüğü kısıtlanmamalıdır.

Çok tuhaf değil mi?

PKK’lı teröristlerin, güneydoğuda gerçekleştirdiği anarşi eylemlerini hatırlayınız. Bu eylemlerde, devletin polisini, askerini suçlamak ve dünyanın gözünde mazlum durumunda görünmek için, daima çocuklar öne sürülürdü. İşte doğrudan aynı taktikler de başörtülü kadınlarımız üstünden uygulanmıştır. Onlar, inanmanın değil, laik düzene muhalefetin simgesi durumuna getirilmişlerdir. Lütfen yukarıda aktardığım yazı ve haberleri tekrar değerlendiriniz. Kadın konferans veremiyor, dinleyiciyi kendine aşık edebiliyor, yoldan çıkarabiliyor. Ama aynı kadın meclise girebiliyor, siyaset yapabiliyor. Merve Kavakçı ve kardeşleri, siyasi iktidar tarafından bugün de etkin olarak görevlendirilmiştir.

“Ama Zaman FETÖ’ye ait” diyebilirsiniz. Unutmayalım ki bazen isimler değişir, ama zihniyetler değişmez. Amaç, yöntem, söylem… Her şey aynıdır. Bir cemaati diğerinden ayıran şey yalnızca ismidir. Devlet içinde başka cemaatlerin olmadığını iddia eden, şimdiden yeni 15 Temmuzların sorumlusudur. Bazı İslamcı yazarlar, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, “Kimse FETÖ üstünden laikliği savunmaya kalkmasın” diyebilmiştir. Yüce Türk milleti ise bu konuda tavrını net koymuş ve cemaatlere mesafe alınmaya başlanmıştır.

İslamcı İBDA-C örgütü, laik düzeni yıkma konusunda gözünü nasıl karartmış, kendi yayınlarından bir alıntı yapacağım. Bununla birlikte, buraya kadar yaptığım alıntıların eskilerden olması, bir şeylerin unutturulmaya çalışılmasına karşıdır. İnsanlar yalan söyler, gizler ama tarih asla!

Yayın organı Taraf’a, bir hanımefendi mektup gönderiyor. Özetle, beni ablanız olarak görün, sizi seviyor ve destekliyorum, diyor. Sonra, “Allah aşkına, PKK’yi hiçbir şekilde haklı çıkararak bahane ileri sürmeyin.” diyor. Taraf’tan, yani İBDA-C’den gelen cevaba bakın:

“(…) Muhterem annemiz, PKK’ya bakışımıza ve Saddam’ı desteklemiş olmamıza üzülüyorsunuz ve açıklama bekliyorsunuz. Defalarca izah ettiğimiz bu mevzuda kısaca şunları söylemek isteriz: İslam aleminin bugünkü Batıya mahkum halinin sorumlusu, ABD’nin başını çektiği Yahudi, Hristiyan emperyalizmidir. İslam aleminin bağımsızlaşması bu kan emici zorbalığın güç kaybetmesiyle doğru ortantılıdır. O sebepten, kim ki onlara savaş açar, zarar verir, biz onu destekleriz. İsterse komünist Küba olsun… Anlamsız gördüğünüz ‘Saddam sen oradan biz buradan’ sloganının manası; Saddam sen oradan emperyalistlere karşı, biz buradan emperyalistlere ve onların uşaklarına karşı savaşalım… Diğer meseleye gelince Türkiye’de Müslümanlara parya muamelesi yapan, geçmişte yüz binlerce kardeşimizin kanına giren Kemalist devlettir. PKK değil!… İslamcı mücadelelerin etkinliği bu devletin güç kaybetmesiyle bağlantılı olduğundan ona darbe indiren her kesim, biz İslam devrimcilerini mutlu kılar, ister Dev-Sol, ister PKK olsun…”[8]

Güya, ABD emperyalizmine karşılar. Gerçekte, PKK üstünden ABD emperyalizmiyle işbirliği yapıp devleti yıkmaya çalışıyorlar. Her kukla gibi onlar da zannediyor ki bir gün dizginleri ellerine alacaklar. Her kukla gibi zamanı gelince onlar da dizginlerin boyunlarına geçirilmiş olduğunu göreceklerdir. Siyonizmin öyle bir dizgini vardır ki dikeni iç kısmındadır. Çıkarmak üzere çekenin şahdamarı kesilir. Türkçüler, şahdamarından kesik yiyenleri çok görmüştür. Türkçülüğe kafa tutanların kafası, kendi efendileri tarafından koparılmıştır. Siyonizme, emperyalizme uşaklığın sonu budur.

Devam…

Aynı yayın organında, İBDA-C, hiç çekinmeden sözde Kürdistan davasını sahiplenmektedir:

“Kumandan (Salih) Mirzabeyoğlu dedi ki:

‘Gayet açık olarak söylüyorum. Bugün İBDA, Said-i Nursi Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil planındadır ve bu manada İBDA’nın kadrosudur.’[9]

Neymiş, Said-i Nursi Hazretlerinin rüyası:

“Said-i Nursi’nin rüyası İBDA-C’nin elinde gerçekleşecektir. Said-i Kürdi, Kemalistlerin tabiriyle Said-i Nursi[10], Kürt ve İslam tarihinde yetişen dahi bir ulemadır (…). Said-i Kürdi zindandan çıktıktan sonra İstanbul’u terk eder. Vapurda Tiflis üzerinden Kürdistan’ın Xuy kentine geçer. Van ve Bitlis Kürt beylik ve aşiretlerine ulaşır. Buralarda Kürdistan’ın kurtuluşu için ilim, irfan, plan ve proje yolları arar. Tiflis’teyken bir tepenin başına çıkar. Kafasındaki özgür Kürdistan ve Birleşik İslam Alemi projesini tasarlarken birisi ile Said-i Kürdi arasında şu konuşma geçer:

-Nerelisin?

-Bitlisliyim.

-Ne yapıyorsun burada?

-Ben müstakbel Kürdistan’ın ve İslam aleminin plan ve projesini çiziyorum.

-Burası Tiflis’tir, Bitlis değil.

-Tiflis, Bitlis’in kardeşidir. Benim kafamdaki plan ve proje, bu planım er geç gerçekleşecek. İslam aleminin kalbinde müstakil bir Kürdistan’ın kurulması ile İslam alemi o merkez etrafında dönerek bir araya gelecek ve büyük federatif İslam devleti kurulacaktır.”[11]

İşte size laiklik düşmanları. İşte size Türklük düşmanları. İşte size vatan, millet, devlet düşmanları. Şimdi bunlar, Müslüman olduğu için mi zulüm görmüştür? Unutmayınız: Takiye, İslamcının en büyük silahıdır. Ergenekon kumpasının kurulduğu yıllardaki İslamcı basın arşivlerine bakın. Sonra 2000’e, daha sonra 90’lara gidin. 1946’dan başlayarak, Türkiye’de sadece Sol’un gelişimini değil, İslamcılığın gelişimini ve bilhassa Nurculuğu inceleyin. Türkiye’nin başına açılan belaların önemli bir kısmının kaynağını keşfedersiniz.

Başörtüsünün türbana dönüşümü, Hollywood yıldızı Audrey Hepborn’den esinlenen ve bunu ifadeden çekinmeyen, yeni tasarımını yani türbanı da ilk defa bir Alman ajanına giydirip ona modellik yaptıran, yine yakın zamanda yaşamını yitiren Nurcu Şule Yüksel Şenler’dir. Din temeline dayalı Kürdistan zırvası da Said-i Nursi’nin, afedersiniz, Said-i Kürdi’nin hayalidir. FETÖ ise, Nur cemaatinin ülkeyi bir ahtapot gibi saran kollarından sadece biridir.

Din devletlerinde ruhbanlık vardır. Devlet adamları, ilahi anlamda seçilmiş kimselerdir. Sorgulanamazlar, eleştirilemezler. Tanrı adına hüküm verebilir, siyasi menfaatlere göre Kur’an dışına çıkabilir, hadis uydurabilirler. Böyle devletlerde, iktidar, belli bir zümrenindir. Şimdi laik düzen içinde hayat hakkı isteyen ve fazlasıyla alanlar, hangi din devletinin kansız seçimle gittiğini görmüştür? Hangi din devleti, laik Türkiye kadar, şeriat yanlısı olmayanlara hayat hakkı tanımıştır?

Türkçüler olarak, daima İran’a kızarız. Deriz ki, “Siz din devleti olduğunuzu iddia ediyorsunuz, ancak Karabağ meselesinde Ermenilerden yana oldunuz, Hocalı’daki katliama lojistik destek sağladınız”.

Doğrudur… Ama unutmayalım: Din devleti de olsa, her devlet, bilhassa dış politikada laiktir. Çünkü laikliğin temelinde akılcılık vardır. İçeride baskı kurar, sindirir, varlığınızı devam ettirirsiniz. Dışarıda, hiçbir kilise, hiçbir havra, hiçbir cami, akılsızlığın faturasını önleyemez. Kur’an-ı Kerim’de, Yunus Suresinin 100.ayeti aynen şöyle diyor:

“Allah pisliği aklını kullanmayanların başına yağdırır.”

İslam alemi aklını işletmiyor olacak ki gökyüzünden yağan bombaları gözardı edip dışkı yağmuru bekliyor. Dışkı yağmıyorsa sorun yok, diye bakıyor. Oysa gökten bomba yağıyor, nehirlerden kan akıyor. Enkazlardan çocuklar, bebekler çıkarılıyor. Batılı devletlerin darbeleri, katliamları yetmiyor ki Müslümanlar fırkalara ayrılıp fetvalar çıkartarak, gözünün üstünde kaşın var, diye birbirini öldürüyor. Köle olarak satıyor.

İslamcıların söylemlerine dikkat ediniz: Her katliamdan sonra, “Nerede ABD? Nerede Batı?” diye sızlanıp güya serzenişte bulunur, ikiyüzlülüğe dikkat çekerler. Gerçekte ise bu tarz hareketleri bir tek şeye neden olmaktadır. O da, Müslümanların, celladın bıçağını yalar duruma getirilmesi olmuştur.

Şüphe yok ki laik düzenin düşmanları, sadece PKK ile işbirliği yapmamakta, komünist Küba’ya yanaşmamaktadır. Siyasal İslam, uluslararası alanda, ABD dahil her devlet işbirliği yapmaktan çekinmez. Her türlü örgüt, vakıf vb. kuruluşlarla temasa olmaya özen gösterir. Çoğunun ailesi ABD vatandaşıdır veya orada yaşar. Kavakçı ailesi gibi…

FETÖ, ABD’de palazlandırılmıştır. Cemaleddin Kaplan gibilerine Avrupa sahip çıkmıştır. IŞİD, İsrail’e dokunmamaktadır. Çoğu İslamcı terör örgütü, kendi dindaşlarına karşı son derece katıyken, emperyalist devletlere ilişememiştir. 11 Eylül bile hamilerinin emriyle gerçekleştirilmiştir. Afganistan’da, sudan sebeplerle yüzlerine kezzap atılan, vahşice katledilen kadınlar varken, bütün dünya, işgalci ABD’nin Afganistan’dan ne zaman çıkacağını, yani kendi iradesiyle çıkıp çıkmayacağını rahatlıkla tartışmaktadır. ABD ile çatışanlarsa, yine ABD’nin Sovyet işgali zamanında desteğini açıkça göstermekten çekinmediği, dolar cihatçılarıdır.

Laiklik, akılcılıktır. Özgürlüktür. Saygıdır. Birliğin önemli unsurlarındandır. Son derece değerlidir ve hamasetçilerin iddiasının tam tersine, köküne kadar bizim tarihimizden gelmektedir. İslam’a son derece önem atfeden ve cihat ideolojisini benimseyen Osmanlı hanedanı zamanında bile, devletimizin yapısında, iki türlü hukuk vardı: Örfi hukuk, şer’i hukuk. Bir de bunların üstünde bir irade vardı, o da sultan iradesiydi.

Yine hamasetçilerin iddiasının tersine, Osmanlı ve Türk dünyasında Batılılaşma girişimleri eskidir. Latin alfabesi bile zaman zaman düşünülmüş, Arap harflerinin ıslah edilmesi ve Latin harfleri gibi ayrı yazılması söz konusu olmuştur. Kanuni devrinde fes ve pantolon giyilmiyordu; yani o zamanlarda da bir kılık kıyafet devrimi yapılmıştı.

Osmanlı, din adamlarının fetvasıyla Takiyüddin’in rasathanesini yıktığı gün kendine büyük bir darbe vurdu. İkinci darbe ise, Akka’da Napolyon’u mağlubiyete uğratan Nizam-ı Cedid ordusunun kıyafetlerini giymek istemeyen ve isyan eden, 3.Selim’in şehit edilişine kadar türlü zorbalıklara imza atan askerlerinden gelmiştir. 3.Selim’i tahtından, Nizam-ı Cedid’i silahından, Osmanlı’yı geleceğinden edenler, “Pantolon giymek istemeyiz” diyorlardı. Bilin bakalım neden?!

Devlet akılla yönetilir. Yönetilen her şey akılla yönetilir. Aklı hakim kılmanın ilk yolu da laiklikten geçer. Yoksa, “Meleklerin mahremi gözleniyor” saçmalıklarıyla daha çok Takiyüddin rasathanesi yıkılır.

[1] Yazının alıntılandığı kaynak: Vural Savaş, “İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi”, Bilgi Yayınevi, Şubat 2001 (12.basım).

[2] Mehmed Şevki Eygi, “Laiklik Bizde Demokrasinin Şartı! İngiltere’de Değil…”, Milli Gazete, 21 Şubat 2007. https://www.milligazete.com.tr/makale/8 ... rede-degil

[3] Haberler, Aysel Ekşi’nin “Din Devletleri” kitabından alıntılanmıştır: Ümit Yayıncılık, İkinci Baskı: 1995.

[4] Ekşi, a.g.e., sf.125

[5] İBDA-C yayın organı.

[6] Ekşi, a.g.e., sf.108-109

[7] Son iki haber de, Ekşi’nin aynı eserinin 109.sayfasından alıntılanmıştır.

[8] Savaş, a.g.e., sf.39-40

[9] Savaş, a.g.e., sf.38

[10] Dünya ne kadar ilginç bir yer, değil mi?

[11] Savaş, a.g.e., sf.36-37

http://otukendergi.com/laik-devletin-du ... QnJnuAiet4
Aklı Başında Bir Toplum Her 5 Yılda bir Meclisi Ve Yönetimi yenileyen Toplumlardır.
Bir hamalın yükü geçicidir; fakat sahtekâr bir politikacının yükü kalıcıdır çünkü onun dolandırıcılıklarının muazzam yükünü her daim akılsız toplumlar taşımaktadır.
Üçkâğıtçı politikacılar tarafından sürekli olarak kandırılan, tekrar tekrar aldatılan bir millet için hangi sıfat kullanılabilir? Şaşkın? Çok hafif! Ahmak? Yeterli değil! Beyinsiz? Evet, işte tam da sıfat budur! Aptal kalabalıklar, sahtekâr politikacıların en büyük servetidir!
Kullanıcı küçük betizi
İlteriş Kağan
Üye
Üye
 
İletiler: 2100
Kayıt: Cmt Şub 08, 2020 18:53

Şu dizine dön: Gazete Köşe Yazarları

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x