
Niye kafanın içi değil de dışı? Kaç yıldır bir türbandır tartışılıyor! Şimdi de ilköğretimin kapısı zorlanıyor. El kadar çocukları ekrana dizip konuşturuyorlar. Açıklama yaparken, tümü, tek sözcüğünü değiştirmeden aynı şeyi sıralıyor. Yetmiyor, babaları çıkıp o sözcüklere öfkelerini de katarak demokrasi diye kükrüyor!
Oysa en tepedekinden aşağıya doğru sıralanan bu sözcük katarının özgürlükle, demokrasiyle ilgisi yok. Bu marifetlerin kökü; ağaya, beynini biat simsarlarına satanlara, kendi göbeğini şişirirken yoksullara köle hayatını bile çok gören politika cambazlarına dayanıyor.
İktidarın Bayan Milli Eğitim Bakanı, Atatürk’ün en ince düşünce damarından beslenmiş olsaydı, ilköğretimde çocuklara türban takılamayacağını ekranlarda özür dilercesine açıklamaz, Cumhuriyet devriminin koruyucusu yiğit bir Türk kadını bilinciyle göğsünü gere gere bağırırdı.
Ortalarda kükreyen analar babalar, insanı bir biçime sokma amacı güden din simsarları, milyonlara para demezken işçisinden on kuruşluk zammı esirgeyen şiş göbek politikacılar... 12 yaş çocuklarının besinsizlikten 8 yaş görünümündeki bezgin duruşlarına baksın da utansınlar!
Onlarınki nasıl bir vicdandır; kış ortasında, çocukların, üstlerinde uydurma giysilerle, ayaklarında sürükledikleri yırtık pabuçlarla çamurlu okul yollarına koyulduklarını görmüyorlar da, kızların sarı sırma saçlarını, örgülü kara beliklerini örtmeye kalkıyorlar!
İnsanı güdümlü birer bilimkurgu yaratığına çevirmeye kalkan bu adamların yüreklerine, eskinin erdemli sözlerinden birinin tek sözcüğü bile işlemiş olsaydı; hiç değilse, XI. yüzyılda, oba oba, kavim kavim dolaşarak Arapçaya karşı Türkçenin zengin bir dil olduğunu kanıtlayan Kâşgarlı Mahmut’un Divanü Lûgat-it-Türk’teki şu sözünden ders alırlardı... “Yılkı alası taştın, kişi alası içtin / Hayvanın değeri dışındadır, kişininki içinde...” Yani, insan, aklı olan varlıktır.
Bilgisizlerin dinsizlik saydıkları aydınlanma, her şeyde insanı ölçü almış, düşünce ateşini bu bilinçle yakmıştır. Kilise, olması gereken yere böylece oturtulmuştur. Günün politika simsarlarının pazarında tezgâh açanlar, insanın her şeyin ölçüsü olduğunu kavramadıkça, akıllarını başkalarının güdümünden kurtarma cesaretini gösteremeyeceklerdir.
Her şeyin aklın ürünü olduğunu, insan soyunun, özgürlüğüne akılla varacağını savunan Kant’ın iki yüzyıl önce beyinlere yerleştirmek istediği şu sözlere kulak verelim:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu, insanın kendi aklını bir başkasının yönlendirmesine bırakmadan kullanamayışından doğuyor. Bu duruma insan kendi suçu ile düşmüştür. Suç, aklın kendisinde değil, aklını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmak iradesini ve cesaretini gösteremeyen insandadır. Öyleyse, Sapare Aude! / Aklını kendin kullanma cesareti göster!”
Anlaşıldı mı; Kâşgarlı Mahmut’un halkın ağzından derlediği “Hayvanın değeri dışında, kişininki içinde” sözünün özü; “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır” diyen Türkiye’de aydınlığın ateşini tutuşturan Mustafa Kemal Atatürk’ün ne demek istediği!..
Aklını kullanma cesaretini gösteremeyenler, kendilerine başkalarınca reva görülen çileli bir hayatın ağzı var dili yok kullarıdır.
Anladın mı, iradesini söz sömürgenlerinin eline tespih eden halkım?..
Anlamadıysan suç senindir!
ADNAN BİNYAZAR, Cumhuriyet Dergi, 6 Şubat 2011
binyazar@gmail.com

