Sözde Ermeni Soykırım İddiaları ve Uluslararası Hukuk / Halûk DURAL

Ermenilerin soykırım iddialarını çürüten ve asıl katliam sahiplerinin onlar olduğunu gösteren bölüm.

Sözde Ermeni Soykırım İddiaları ve Uluslararası Hukuk / Halûk DURAL

İletigönderen Güncel Meydan » Cum Oca 20, 2012 22:56

Sözde Ermeni Soykırım İddiaları ve Uluslararası Hukuk


Haluk DURAL
Ulusal Strateji Merkezi – USMER İstanbul Başkanı
(Teori Dergisi Nisan 2007 sayısında yayınlanan makaleden güncellenmiştir.)



Özet

“Soykırımların varlığına itiraz edenleri cezalandıran” yasasının [1]  Fransız meclisinde 22 Aralık 2011 tarihinde onaylanıp kabul edilmesinden sonra, Fransa’nın bu girişimine karşı Türkiye’de önemli bir tepki gelişmiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yaptıkları konuşmalarda beklenmedik dozda tepki göstererek Fransa’yı emperyalist olmakla suçlamışlardır. Anılan yasanın kabulünü takibeden günlerde, 2005 yılında İsviçre’de “Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır” dediği için yargılanıp mahkûm edilen, Ergenekon düzmecesi ile halen 4 yıldır Silivri zindanında tutuklu olan ve İsviçre Devleti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’de dava açmış olan İşçi Partisi Genel Başkan Sayın Doğu Perinçek, 4 yıldır kendisine yer vermeyen Türk basınında “Türkiye’nin umudu” olarak ilan edilmiştir.

Beşiktaş Özel Görevli Mahkemeleri tarafından 4 yıldır devam ettirilen ve artık sayısı unutulan dalgalarla gözaltına alınanlara ısrarla sorulan Talât Paşa Komitesi ve faaliyetleri bir suçlama unsuru olarak kullanılırken, Komitenin “Ermeni Soykırımı” yalanına karşı 2005 yılından beri yurt içi ve dışındaki mücadelesinin haklılığı bugünlerde Fransa’nın bu ırkçı yasasına karşı yapılacak protestolarla teslim edilmekte, Talât Paşa Komitesi Paris ve Berlin’de yapılacak kitlesel eylemlerde kendi adıyla “vatan savunması” görevine çağrılmaktadır.

Bu vesileyle, kurulduğu günden beri Talât Paşa Komitesinin Başkanlığını yapan ve geçtiğimiz günlerde mücadele dolu hayatını kaybeden “KKTC bir cumhuriyettir, Hristofyas” diyerek vatan savunması siperlerinde ebediyete intikâl eden değerli büyüğümüz, Türk milletinin mümtaz evladı, ulusal kahraman KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ı rahmetle anarken, Talât Paşa Komitesinin O’nun verdiği görev ve emirler doğrultusunda görev başında olduğunu belirtmek isterim.



Ermeni Soykırımı yalanı

Lozan antlaşmasını takiben Cumhuriyet’imizin kuruluşundan sonraki yıllarda ve Türkiye’nin NATO’da Sovyetler Birliği’ne karşı kanat ülke rolü oynadığı soğuk savaş dönemlerinde hiç yaşanmayan “sözde Ermeni soykırımı” iddiaları, Kıbrıs Barış Harekatı’nın akabinde ortaya çıkan ASALA terörü ile hortlamış ve ABD emperyalizminin güdüm ve desteğiyle, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ülkemize karşı hasmâne ve hattâ düşmanca bir kampanyaya dönüşmüştür.

Bugüne kadar ülkemizi yöneten hükümetlerin hiçbirisi, “sözde Ermeni soykırımı” iddialarına karşı etkili bir önlem almamış, bu kampanyanın gerçek sahibi olan ABD’ni görmezden gelerek, hep Ermeni diyasporasını suçlamışlar, ABD eyalet meclislerinde peş peşe alınan sözde Ermeni soykırımını tanıma kararları ve ABD Temsilciler Meclisi’nde gündeme gelen benzer tasarılar için, Türkiye’ye bu tuzağı kuran ABD’den yardım istemişler, tasarının durdurulması için onursuzca yalvar yakar olmuşlar, ABD’nin siyasi istekleri karşısında her türlü ödünü vererek, bu girişimlerini başarı olarak sunup, halka yalan söylemişlerdir.

Sözde Ermeni soykırımı” iddiaları, yaşamakta olduğumuz son yıllarda, ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığı hayâsız emperyalist işgallerle uygulamaya koyduğu BOP projenin ve daha genelinde Avrasya stratejisinin bir parçası olarak Türkiye’nin çökertilmesi operasyonlarının bir ayağı olarak daha da önem kazanmış görülmektedir.

Bu resmi zamanında ve doğru şekilde analizleyen İşçi Partisi, “sözde Ermeni soykırımı” iddialarını durdurmak için bugüne kadar hiçbir hükümet, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü ve milliyetçi veya aydın geçinenin yapmaya cesaret edemediği şekilde, bir karşı saldırı başlatmıştır. İstanbul Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Perinçek 8 sene boyunca, 2011 Ağustos ayında terör örgütüne üyelik suçlamasıyla tutuklanıp Silivri zindanına kapatılana kadar, konuyla ilgili en güvenilir belgelere sahip Rusya devlet arşivlerinde yaptığı araştırmalarla çok değerli Çarlık Rusyası, Ermeni ve Sovyet belgelerine ulaşmış ve bunları kitaplaştırmıştır.

Çeşitli siyasi parti temsilcileri, akademisyenler ve aydınlar tarafından 2005 yılında kurulan Talât Paşa Komitesi, bir taraftan bu belgeleri Türk ve dünya kamuoyuna aktarırken, diğer taraftan mücadele alanını saldırgan emperyalist ülkelerin topraklarına kaydırmış ve ülkemizin yüz akı gerçek aydınlarımızın katılımlarıyla gerçekleştirilen Lozan 2005, Berlin 2006, Lozan 2007, Paris 2008, Kıbrıs 2008 ve Baku 2010 eylemleriyle “Ermeni soykırımı Emperyalist bir Yalandır” gerçeğini, Türkiye’deki emperyalist işbirlikçilerinin ve dünya kamuoyunun suratlarına çarpmaya başlamıştır.


Doğu Perinçek’in yargılanma süreci

Bilindiği üzere, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in, Lozan 2005 eylemi sırasında yaptığı konuşmalarda, “Ermeni soykırımı Emperyalist bir Yalandır” şeklindeki açıklaması nedeniyle, Lozan Sorgu Yargıcı tarafından ifadesi alınmış ve 20 Eylül 2007 gecesi SF-1 TV kanalına konuk olarak katılan Yargıç, “soruşturmanın ortadan kalktığını, İsviçre’nin Türk tarihini yargılamasının söz konusu olmadığını, Sayın Perinçek’in Ermeni düşmanlığı yapmadığını, İsviçre’nin ırkçılıkla mücadele yasasının ihlâl edilmediğini, ‘Ermeni soykırımı yoktur’ demenin suç oluşturmadığını ve ırkçılık yasasının artık tartışmalı hale geldiğini” söylemiştir.

Ancak, daha sonra İsviçre Ermeni örgütlerinin başvurusu üzerine, Lozan Polis Mahkemesinde dava açılmış ve (6-9) Mart 2007 yapılan yargılama sonucunda İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” diyerek, İsviçre Soykırım İnkâr Yasasını ihlâlden suçlu bulunmuş ve İsviçre Ceza Kanunu'nun mükerrer 261. maddesinin 4. bendinin "bir soykırım ya da insanlığa karşı işlenen diğer suçları inkâr eden, kaba bir biçimde küçümseyen ya da haklı çıkarmaya çalışan kişi ırk ayrımcılığından dolayı cezalandırılacaktır” şeklindeki 2. cümlesine göre mahkûm edilmiştir.

Bu maddedeki “bir soykırım” ibaresi sözcük anlamı ve dilbilgisi açısından belirsiz tamlama olarak kullanıldığından, yasa metni belirli hiçbir tarihsel olaya kesinlikle gönderme yapmamakta ve bu nedenle yoruma açık bulunmaktadır.

İsviçre Polis mahkemesi ve kararı onaylayan temyiz mercii olan Federal Mahkemenin değerlendirmesine göre, anılan ceza maddesi ile değil Ermeni soykırımı inkâr edeni, tarihin başlagıcından beri işlenmiş olan tüm soykırımları inkâr edenleri cezalandırmak mümkündür. Yani, İspanyolların kendi cedlerine soykırım yaptığını söyleyen Latin Amerikan yerlilerinin soyundan gelenlere karşı çıkacak bir İspanyol veya halen yürürlükte olan afarozu yayınlamış olan Papalığın, 30 yıl savaşlarında nüfusu 25 milyon olan Alman Lüteryenlerini soykırıma uğratıp, 4 milyona gerileyen nüfusu Heidelberg cıvarına sıkıştırdığını söyleyecek bir Almana karşı çıkacak kişiler de bu yasa kapsamında cezalandırabilecektir.

İsviçre Polis mahkemesi verdiği mahkûmiyet kararında, “18 Haziran 1987 tarihinde, Avrupa Parlamentosu en sonunda Ermeni soykırımını tanıyan bir kararı kabul etmiştir. Avrupa Konseyi de Ermeni soykırımını tanımıştır. Avrupa Konseyi’nin elli kadar üye devletten oluştuğu hatırda tutulmalıdır. Avrupa Konseyi, insan haklarının ve demokratik değerlerin savunulması konusunda kararlıdır. Bu, 1950 tarihli aynı isimli Konvansiyon’u uygulamakla görevli olan, merkezi Strazburg’ta bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin görev alanı içindedir (tüm bu sorular için bakınız Jean-Baptiste Racine, op.cit. sayfa 66 ve devamı). Kabul etmek gerekir ki Ermeni soykırımı kesin bir tarihi vakadır.” Demekte ve Doğu Perinçek’i, İsviçre Soykırım Yasasını ihlâlden suçlu bulurken, “Ermeni Soykırımı yapılmıştır” şeklinde sarih bir görüş belirtmemekle beraber, bugüne kadar hiçbir yerde Ermeni soykırımı yapıldığına dair hukukî bir karar bulunmamakla beraber, makûmiyet kararını “Ermeni soykırımı kesin bir tarihi vakadır” gibi hukukî olmayan bir varsayıma dayandırarak, mahkûm ederken bir yandan da “Ermeni soykırımı yapıldığını” zımnen hükme bağlamış bulunmaktadır.

Tabiatıyla, bu örneklere göre ceza verilebilmesi için, bu olayların da mahkemenin kararlarındaki sübjektif yargıya uygun olarak, “aşikâr ve malûm bir tarihî olgu” (historical established fact) olarak tanınması (özellikle emperyalist Batı tarafından) gerekmektedir.

Diğer bir deyişle, emperyalistler açısından evrensel hukukun esaslarından olan suç ve cezanın kanunîliğine “nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege praevia” gerek yoktur. Emperyalizm tarafından mazlum milletler aleyhine kullanılmasına karar verilen olaylar “soykırımdır” ama kendi yaptıkları soykırımlar kendileri tarafından “aşikâr ve malûm bir tarihî olgu” (historical established fact) olarak tanınmaz ise soykırım değildir.

Polis Mahkemesinin bu kararına karşılık gereken temyiz başvurusu yapılmıştır. Temyizi görüşen Federal mahkeme, bidayet mahkemesinin kararını doğru bularak Doğu Prinçek hakkındaki 30 günlük cezaya kaim olmak üzere 3000 İsviçre frangı ödemesi yönündeki mahkûmiyet kararını onaylamıştır.


Lozan Polis Mahkemesinin uluslararası hukuktaki yeri

Lozan Polis Mahkemesinin kararını uluslararası hukuk açısından irdelerken, öncelikle şu soru üzerinde düşünmek gerekir:

Ermeni soykırımı iddialarının sahipleri, çeşitli ülke parlamentolarında “Ermeni soykırımını tanıyan” kararlar alınmasına rağmen, neden bugüne kadar uygun bir mahkemeye başvurarak “Ermeni soykırımı yapılmıştır” diye bir hukuki karar çıkartamamışlardır ?

Çünkü uluslararası hukukta “Ermeni soykırımı” diye bir olayı kabul edebilecek bir zemin bulunmamaktadır.

Ermeni soykırım iddiaları konusunda, Türkiye’nin en güçlü olduğu uluslararası hukuk platformu, Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanarak 9 Aralık 1948 tarihli 260/A sayılı Genel Kurul kararıyla onaylanıp, üye devletlerin imza, kabul veya katılımına açılan ve 12 Ocak 1951 tarihinde anılan sözleşmenin 13. maddesine uygun şekilde yürürlüğe giren “Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”dir [2] .

Bu Sözleşme, 2. Dünya Savaşı sonrasında savaş suçlusu Alman yetkililerinin Nürnberg’deki yargılanması sırasında eksikliği duyulan hukuk başluğunun doldurulması amacıyla hazırlanmıştır. Anılan mahkemede, suçlu Almanlar; insanlık dışı muamele, işkence, toplu öldürme, katliam, vb eylemleri içeren “insanlığa karşı suçlar” ile suçlanıp yargılanmış ve cezalandırılmışlardır. Suçlamalar arasında “soykırım” diye bir suç bulunmamaktadır. Çünkü, 1948 tarinden önce uluslararası hukukta veya ülkelerin millî hukuklarında “soykırım = genocide” diye bir suç olmadığı gibi, hiçbir dilde böyle kelime bile yoktur. Bu suça adını veren “genocide” kelimesi, Yunanca ırk anlamına gelen “genom” ve Latince caneo kelimesinden türemiş ‘öldüren’ anlamında bir son ek olan “cide” kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur.

Bu Sözleşme, BM Ceza yasası niteliğinde olup, tüm üye ülkeler için bağlayıcıdır ve geçen zaman içinde her ülkenin iç hukukuna dahil edildiğinden artık değiştirilmesi veya yürürlükten kaldırılması imkânsızdır. Bu nedenle “soykırım” suçları konusunda en sağlam hukukî zemindir.

Bu Sözleşme’nin 2. maddesine göre soykırım suçları [3] ;

    “Bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubun tümünü veya bir kısmını, sırf o gruba mensup bulundukları için (İngilizce: as such ) yok etmek amacıyla;

      - bir gruba mensup olanları öldürmek,

      - gruba mensup olanlara ciddi bedenî veya aklî zararlar vermek,

      - grubun tümünü veya bir kısmını bilfiil (fizikî olarak) yoketmek amacını güden yaşam koşullarını bilinçli olarak gruba zorla uygulamak,

      - grup içinde doğumları önlemeye yönelik önlemleri dayatmak,

      - grubun çocuklarını başka bir gruba zorla sevketmek.”


Şeklinde tanımlanmaktadır. Altı çizilmesi gereken husus, bir eylemin veya suçun soykırımı olarak nitelendirilebilmesi için, bir gruba mensup insanları sırf o gruba mensup oldukları için öldürme, yoketme kastının (saikinin) olması gerekir.

Bu Sözleşme’nin 3. maddesine göre ise [4] ;

    “Cezalandırılacak eylemler şunlardır:

      - Soykırım,

      - Soykırıma kalkışma komplosu kurmak,

      - Soykırıma kalkışmayı doğrudan veya alenen teşvik,

      - Soykırıma kalkışmaya teşebbüs,

      - Soykırımda suç ortaklığı,”


Sözleşmenin 4. maddesi, soykırım suçlarının kişiler tarafından işlendiğini hükme bağlaması açısından önemlidir. Hiçbir devlet, millet veya ırk topluca veya kurumsal olarak soykırım yapmakla suçlanamaz.

Bu Sözleşme’nin 4. maddesine göre [5] ,

    “Soykırımı teşvik eden veya 3. maddede sayılan eylemleri yapan; kurumsal sorumlu yöneticiler, devlet memurları veya bireyler cezalandırılacaktır.”



BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesinin en önemli maddesi, bu suçla ilgili yetkili mahkemenin tanımlandığı kısımdır.

Bu Sözleşme’nin 6. maddesine göre [6] ;

    Soykırımı işlemekle suçlanan kişileri yargılama yetkisi bulunan organ ise, suçun işlendiği ülke Devletinin yetkili mahkemesi veya Tarafların kabul etmesi halinde bir uluslararası ceza mahkemesidir.


Bu 6. madde çerçevesinde, bugüne kadar Türklerin Ermenilere soykırım yaptığı iddiasıyla, yetkili bir Türk mahkemesinde, hakkında soykırım davası açılmış ve/veya hükmolunmuş hiçbir Türk vatandaşı yoktur. Çünkü, Ermeni iddiaları, Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1951 yılından önceki bir tarihe, 1915 yılına aittir ve o tarihteki bir olayı Sözleşme kapsamına sokmak imkânsızdır.

Soykırım suçunu tanımlayan uluslararası Sözleşme, yürürlüğe girdiği 12 Ocak 1951 tarihinden sonra meydana gelebilecek ve Sözleşmenin 2. ve 3. maddelerinde sayılan suçlara uygun eylemleri “Soykırım” olarak tanımlamış olup, bu uluslararası Sözleşmeye göre ancak, Sözleşmenin yürürlük tarihinden sonra işlenen soykırım suçları cezalandırabilir. Yani bu Sözleşme GERİYE DOĞRU işletilemez (makabline şamil değildir).

Soykırım Sözleşmesini yürürlük tarihinden önceye, Ermeni iddialarını kapsayacak şekilde genişletmek amacıyla ABD yetkililerinin teşviki ve Ermeni diasporasının girişimiyle ABD’de bir Türk Ermeni Barıştırma Komisyonu [Turkish Armenian Reconciliatıon Commission (TARC)] kurulmuş ve 2003 yılına kadar yaklaşık iki yıl görev yapan bu grup için New York’taki “International Center for Transitional Justice” kurumunun adı açıklanmayan hukuk danışmanlarına yaptırılan “Soykırımı Sözleşmesinin 20. yüzyıl başlarında vuku bulan olaylara uygulanıp uygulanamayacağı” hakkındaki hukukî inceleme, Sözleşmenin geriye doğru yürütülemeyeceği sonucuna varmıştır [7] .

Ayrıca, 27 Ocak 1980 tarihinde yürürlüğe giren, 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 28. maddesi [8] ;

Sözleşmelerin (devletler arasındaki ikili veya çok taraflı antlaşmaların- H. Dural), tersine bir hüküm bulunmadıkça, o Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten önce vuku bulan eylemlere veya Sözleşme yürürlüğe girmeden önce sona ermiş durumlara UYGULANAMAYACAĞINI” belirtir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım üzere, BM Soykırım Sözleşmesi, yetkili mahkeme tanımı ve geriye doğru işletilemeyeceği nedeniyle, uluslararası hukuktaki EN SAĞLAM PLATFORMDUR. Bunun en önemli kanıtı ise, ABD liderliğindeki batılı emperyalist devletlerin girişimleriyle, bugüne kadar sadece çeşitli ülkelerin parlamentolarından “Ermeni Soykırımını Tanıma” kararlarının alınmış olması ve herhangi bir Türk vatandaşı aleyhine “soykırım” suçlaması ile ceza davası açılamamış olmasıdır.

Lozan Polis Mahkemesi, Doğu Perinçek’i mahkûm ederken, “Ermeni soykırımı kesin bir tarihî vakadır” diyerek ve bunu kararına dayanak olarak kabul etmekle iki temel hata yapmıştır:

    1- Lozan Polis Mahkemesi, “Ermeni soykırımı kesin bir tarihî vakadır” gibi hiçbir zaman ve zeminde hukuken kanıtlanmamış bir olayı, İsviçre Soykırım İhlâl Yasası’nın ihlâline gerekçe göstermek için dahi olsa, mahkeme kararlarına geçirmeye YETKİLİ DEĞİLDİR. Çünkü, sanki BM Sözleşmesinin 6. maddesine göre “yetkili bir Türk mahkemesi tarafından hükmolunmuş bir soykırım suçunu” varmış gibi, olmayan bir kararı VAR kabul etmeye Lozan Polis Mahkemesi, hattâ hiçbir ülkenin mahkemesi, yetkili değildir.

    2- Lozan Polis Mahkemesi, “Ermeni Soykırımı” diye bir ifade kullanmakla da bir HUKUK HATASI yapmıştır.


Çünkü, bilindiği üzere bu Sözleşme’nin imzaya açıldığı 9 Aralık 1948 tarihinden önce değil soykırım diye bir suç, batı dillerinde Genocide (Soykırım) diye bir kelime bile yoktur. Dolayısıyla, Lozan Polis Mahkemesi hukuken olmayan bir “Ermeni soykırımı” ifadesini kararında kullanmakla, önemli bir hukuk hatası yapmıştır.


AİHM Doğu Perinçek – İsviçre Davası

İsviçre Polis Mahkemesinin 3.09.2007 tarihli kararının temyiz edildiği Federal Mahkeme, 12.12.2007 tarihli kararıyla Doğu Prinçek hakkında verilen kararı onamıştır. Konuyla ilgili olarak İsviçre’deki bütün hukuk yolları tüketildiği için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru için hazırlık yapılmıştır. Ancak, 21 Mart 2008 tarihinde İşçi Partisi Genel Merkezi’nde polis tarafından yapılan aramada, bu konuyla ilgili bütün evraka el konulmuş ve daha sonra Doğu Perinçek aleyhine Özel Görevli Mahkemede açılan davayla ilgisi olmadığı halde anılan evrak İşçi Parti’sine iade edilmemiştir.

Bu şartlarda, büyük güçlüklerle AHİM başvurusu için dosya yeniden hazırlanmış ve İsviçre Mahkemelerince verilen mahkûmiyet kararıyla Doğu Prinçek’in Avrupa İnsan Hakları Bildirgesinin 10. Maddesindeki “ifade özgürlüğünün kısıtlandığı [9]  iddiasıyla AİHM’de dava açılmıştır. Ön inceleme sonunda dava 10 Haziran 2008 tarihinde Başvuru No. 27510/08 ile kabul edilerek başlamıştır. Davanın görüldüğü süreçte AİHM, İsviçre ve Türk Hümetlerinden görüş istemiştir. İsviçre Hükümeti Polis Mahkemisinin kararında direnmiş, ancak Türk Hükümeti adına Dışişleri Bakanlığı 15 Eylül 2011 tarihli “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Görüşleri” başlığıyla hazırladığı kapsamlı ve mükemmel bir dilekçeyle AİHM’e Doğu Perinçek adına müdahil olarak, dilekçesinde Doğu Perinçek’in İsviçre aleyhine yaptığı bu başvurunun kabul edilmesi istemiş ve şu talepte bulunmuştur:

    “Hükümet, Mahkemenin;

      (1) Başvuru sahibinin şikâyetinin, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilebileceğine,

      (2) Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,

      (3) Davalı devletin başvuru sahibine adilane tazmin sağlaması gerektiğine hükmetmesini talep etmektedir.”


Davanın seyrinden sona yaklaşıldığı ve Doğu Perinçek lehine bir karar çıkma olasılığının yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Eğer, lehte bir karar çıkarsa bunun iki önemli sonucu olacaktır:

    a. Karar, Avrupa Konseyi üyesi 50 cıvarındaki ülkelerin hepsi için bağlayıcı olacak ve AB müktesebatına dahil edilecektir. Bu nedenle, Türkiye aleyhine parlamentolarından “Sözde Ermeni soykırımını” tanıyan kararlar çıkaran ülkelerin bu kararlarını zayıflatacak, başka ülkelerin de benzer kararlar almalarını güçleştirecektir.

    b. İsviçre Hükümeti, Doğu Perinçek’e tazminat ödemek zorunda kalacağı için, kendi mahkemelerinin karar ve güvenilirliği yıpranacak, iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapmak zorunda kalacaklardır.


Ancak, AİHM’nin Doğu Perinçek lehine vereceği karar, İsviçre Polis Mahkemesi ve Federal (Temyiz) Mahkeme’nin kararlarındaki hukuk dışı “Ermeni Soykırımı kesin bir tarihî vakadır” şeklindeki ibareyi kaldırmayacaktır. Zaten, AİHM kararı Doğu Perinçek’in ister lehinde, ister aleyhinde olsun, Türk Hükümetinin önündeki en önemli görev, İsviçre mahkemelerinin kararlarından bu ibareyi kaldırtmak olmalıdır.


Lozan Polis Mahkemesi kararına karşı yaptırım

Lozan Polis Mahkemesi, yukarıdaki 1. ve 2. maddelerde sayılan hukuk hatalarını yapmakla, Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ni YANLIŞ YORUMLAMIŞTIR.

Anılan Sözleşme, Sözleşme maddelerinin yanlış yorumlanması ihtimaline karşı bir önlem olarak Sözleşme’nin 9. Maddesinde [10] ; “Sözleşme’nin Tarafları arasında, Sözleşmenin yorumu, uygulanması veya soykırım veya 3. maddede sayılan eylemlerle suçlanan Devletin sorumluluğuyla ilgili olanlar da dahil işbu Sözleşmenin yerine getirilmesinde anlaşmazlığa düşerlerse anlaşmazlığın, anlaşmazlığa düşen taraflardan birisince Uluslararası Adalet Divanı’na götürülebileceğini” öngörmektedir.

Dolayısıyla Türkiye, Lozan Polis Mahkemesinin bir Türk vatandaşı hakkında verdiği kararda yaptığı hatalarla Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ni yanlış yorumladığı için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bir tahkimname düzenleyip Lahey Adalet Divanına başvurarak, Lozan Polis Mahkemesi’nin “Ermeni soykırımı yapıldığı kesin bir tarihî vakadır” ifadesiyle “Ermeni Soykırımı” kararına hüküm olarak geçirmeye YETKİLİ OLMADIĞINI, Sözleşmenin geriye doğru işletilemeyeceği gerekçesiyle kararından bu ibareyi kaldırılması için “yorumun düzeltilmesini” istemelidir. Unutmamak gerekirki, Lahey Adalet Divanı bu konuda sadece “Sözleşmenin yanlış yorumlanıp, yorumlanmadığı” konusunda hakemlik yapmaya yetkili olup, 1915 olaylarının soykırım olup olmadığını esastan incelemeye yetkili değildir.


Sonuç

Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, Türkiye’ye karşı yöneltilen “Sözde Ermeni Soykırımı” suçlamalarına karşı, Türkiye açısından çok güçlü bir uluslararası hukuk zeminidir. Bu nedenle Türk Hükümeti Sözleşmenin bu imkânlarını etkin şekilde kullanmalıdır. Özellikle AİHM kararı Doğu Perinçek lehine tecelli ederse (hattâ etmese bile), Türkiye’ye karşı yürütülen “Sözde Ermeni Soykırımı” iddialarına karşı artık savunmada kalınmamalı, her sene 24 Nisan günü yaklaştıkça “ABD Başkanı ne diyecek” kaygısından kurtulmak için Vaşington’da yalvar yakar olmamalı, mücadeleyi bu tezgâhın tetikçilerinden biri olan en zayıf halka İsviçre üzerine etkin şekilde teksif etmelidir.

İsviçre aleyhine Uluslararası Soykırım Suçlarını Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ni yanlış yorumladığı gerekçesiyle tahkim davası açılmalıdır. Böyle bir davanın da Türkiye lehine sonuçlanma olasılığı yüksektir. Çünkü, Ermeni iddiaları hakkında tek yetkili mahkeme Türk mahkemeleridir ve Sözleşme geriye doğru işletilemeyeceği için 1915 olayları için “soykırım” diye bir niteleme yapmak hukuken mümkün değildir. Lahey Adalet Divanı’ndan zahmetli ve uzun bir uğraş sonunda İsviçre’nin Sözleşmeyi yanlış yorumladığı şeklinde aleyhine bir karar çıkartılabilirse İsviçre, kendi mahkemelerinin kararlarından “Ermeni Soykırımı” ibareleri çıkarmak zorunda kalacaktır.

Eğer bunu yapmazsa, “tarafsızlık statüsü” aldatmacası altında daima emperyalizmin tetikçiliğini yapan İsviçre’nin düşmanca tavrı hakkında yaptırım talebiyle BM Güvenlik Konseyine başvurmak da dahil, diplomatik ilişkilerin en düşük seviyeye indirilmesi, Türk vatandaşlarının İsviçre bankalarındaki hesaplarının çektirilmesi, İsviçre’nin varlıklarının dondurulması gibi emperyalist ülkelerin mazlumlara sık sık yaptıkları uygulamalara gidilmelidir.

 [1]  N° 4035, ULUSAL MECLİS, 4 EKİM 1958 ANAYASASI, ONÜÇÜNCÜ YASAMA DÖNEMİ


7 Aralık 2011 tarihinde Ulusal Meclis Başkanlığına kaydedildi.


Yasayla tanınan soykırımların varlığına itiraz edenleri (kabul etmeyenleri) cezalandırmayı amaçlayan YASA TEKLİFİ (Birinci görüşme)


KOMİSYON METNİ, RAPORUN EKİ, Ulusal Meclis: 3842


    Madde 1


    Basın özgürlüğüne ilișkin 29 Temmuz 1881tarihli yasanın IV bölüm 1 inci paragrafı, 3üncü değişikliğe uğramış (ter) 24 üncü maddesi ile așağıdaki gibi yeniden düzenlenerek tamamlanmıștır.


    “Fıkra 24 (3. değişiklik)- Fransız yasalarınca kabul edilen ve ceza yasanın 211-1 maddesinde belirtilen bir ya da birden fazla soykırım cürümünün varlığına ceza öngören mükerrer 24 maddesi, 23 üncü maddede sayılan araçlarla itiraz eden (kabul etmeyen) ya da așırı bir biçimde küçümseyenlere uygulanabilir.


    Ayrıca mahkeme ceza yasasının 131-35 maddesinde öngörülen koșullarda alınan kararın yayım ve ilanına karar verebilir.”




    Madde 2


    Aynı yasanın 48-2 maddesi așağıdaki gibi değiștirilmiștir:


      1° ‘Tehcir edilenler’ sözcüğünden sonra “ ya da soykırım, savaș, insanlığa karșı cürüm ya da düșmanla ișbirliği suç ya da cürüm kurbanları dıșında kalan tüm diğer (kurbanlar)” tümcesi eklenmiștir.


      2° ‘Övgü’ sözcüğünden sonra ‘soykırımlar’ sözcüğü eklenmiștir.


 [2]  Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, entry into force 12 January 1951, in accordance with article XIII

 [3]  Article 2


In the present Convention, genocide means any of the following acts committed with intent to destroy, in whole or in part, a national, ethnical, racial or religious group, as such:


    (a) Killing members of the group;


    (b) Causing serious bodily or mental harm to members of the group;


    (c) Deliberately inflicting on the group conditions of life calculated to bring about its physical destruction in whole or in part;


    (d) Imposing measures intended to prevent births within the group;


    (e) Forcibly transferring children of the group to another group.


 [4]  Article 3


The following acts shall be punishable:


    (a) Genocide;


    (b) Conspiracy to commit genocide;


    (c) Direct and public incitement to commit genocide;


    (d) Attempt to commit genocide;


    (e) Complicity in genocide.


 [5]  Article 4


Persons committing genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be punished, whether they are constitutionally responsible rulers, public officials or private individuals.


 [6]  Article 6


Persons charged with genocide or any of the other acts enumerated in article III shall be tried by a competent tribunal of the State in the territory of which the act was committed, or by such international penal tribunal as may have jurisdiction with respect to those Contracting Parties which shall have accepted its jurisdiction.


 [7]  http://www.armenian-genocide.org/files/ICTJ_Memorandum.pdf


International law generally prohibits the retroactive application of treaties unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established. The Genocide Convention contains no provision mandating its retroactive application. To the contrary, the text of the Convention strongly suggests that it was intended to impose prospective obligations only on the States party to it. Therefore, no legal, financial or territorial claim arising out of the Events could successfully be made against any individual or state under the Convention.


 [8]  VIENNA CONVENTION ON THE LAW OF TREATIES, SIGNED AT VIENNA 23 May 1969, ENTRY INTO FORCE:


27 January 1980


Article 28 : Non-retroactivity of treaties


Unless a different intention appears from the treaty or is otherwise established, its provisions do not bind a party in relation to any act or fact which took place or any situation which ceased to exist before the date of the entry into force of the treaty with respect to that party.


 [9]  Madde 10 İfade özgürlüğü


    1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.


 [10]  (Article-9 : Disputes between the Contracting Parties relating to the interpretation, application or fulfillment of the present Convention, including those relating to the responsibility of a State for genocide or for any of the other acts enumerated in article III, shall be submitted to the International Court of Justice at the request of any of the parties to the dispute.)



Kullanıcı küçük betizi
Güncel Meydan
Üye
Üye
 
İletiler: 584
Kayıt: Pzr Eki 12, 2008 23:12

Şu dizine dön: Ermeni Meselesi

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

cron

x