TUTUKLAMA MÜHENDİSLİĞİ - TARİHE DÜŞÜLEN NOT
TSK’ye karşı yapılan asimetrik saldırılar kurumun yapısını kuşkusuz sarsabilir ama kökten değiştiremez. Tersine, aşağıdan gelenlerin daha bilenmesine yol açar. Hatta yeni makamlara gelenlerin omuzları üzerine büyük manevi yükler oluşturur. Zaman her şeyi bir bir ortaya koymaya muktedirdir...
Alev COŞKUN
Her yıl ağustos başında gerçekleştirilen Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantıları önemlidir. Çünkü bu toplantılarda, TSK’nin komuta kademesi oluşur.
Bu yılki YAŞ toplantıları, askeri gelenekleri altüst etti ama ileriye dönük büyük etkiler yaratacaktır.
Yasal gerekçe olmadan kimi subaylar emekli edildiler, kimileri de terfi ettirilmedi, kimi yüksek rütbeli subaylar da kıdemleri eksik olsa da önemli makamlara getirildiler.
İleride, bugünlerin siyasal tarihini yazacak olanlar, kuşkusuz 2010 YAŞ kararları üzerinde önemle duracaklar, olan biteni siyasal açıdan çözümlemeye çalışacaklardır.
Bu olağan dışı YAŞ toplantılarında olan bitenleri topluca vererek tarihe kayıt düşmek istiyoruz.
Bu yılki olağan terfi durumuna göre, Org. Işık Koşaner’in Genelkurmaybaşkanlığı’na, I. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın da Kara Kuvvetleri Komutanlığına gelmesi gerekiyordu.
Ancak siyasal iktidar özellikle Org. Hasan Iğsız’ın KKK olmasını engellemek istiyordu. Bu amaç için bir yıl öncesinden yandaş basında (Taraf, Zaman, Yeni Şafak, Star vb.) planlı bir biçimde Org. Iğsız konusunda sürekli olumsuz yayınlar yer aldı.
Tutuklama mühendisliği
Temmuz ayının son haftasında, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, beş ay sonra Aralık 2010’da başlayacak olan “Balyoz” isimli dava için 102 muvazzaf ve emekli subay hakkında tutuklama kararı verdi. Müthiş bir zamanlama, özenli bir “tutuklama mühendisliği”... YAŞ toplantılarının başlamasına birkaç gün kala verilen bu karar üzerine yandaş gazeteler hemen harekete geçtiler... Mahkemenin yakalama emrine karşın Balyoz sanıklarının adliyeye gelmedikleri belirtiliyor ve yine bir mühendislik yapılarak “Generaller Hukuk Tanımıyor” manşeti atılıyordu. (27 Temmuz 2010, Zaman)
Tutuklanması istenen 102 subaydan 77’si general, amiral, albay, yarbay ve binbaşı rütbesinde ve çoğu Güneydoğu’da terörle gün-gün fiilen savaşan muvazzaf subaylardı. Geriye kalan 25’i de yine general, amiral dahil çeşitli rütbelerdeki emekli subaylardı.
Karar nedir? Üzerinde duralım:
1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın KKK’ye, 6. Kolordu Kom. Korg. Nejat Bek’in orgeneralliğe, Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu’nun oramiralliğe, 9 tümgeneral ve amiralin bir üst rütbeye terfi etmelerinin beklendiği günlerde, bu soruşturma ve yakalama kararı açıklanıyordu.
YAŞ toplantısı günü, geleneksel olarak Çankaya’da verilen yemekte, yüzler gergindi...
İşte bu noktada sorulması gereken çok ciddi 2 sorunun alt alta getirilmesi gerekir:
1- Özellikle terörle savaşan bu muvazzaf subaylar hakkında kaçma kuşkusu var mıdır?
2- Delilleri karartabilirler mi?
Bu sorulara verilecek yanıt “hayır”dır. Öyleyse neden yasal olmayan tutuklama kararları veriliyor?
Peki, savunma alınmadan verilen bu yakalama kararları AİHM kararlarına ve insan hakları kurallarına aykırı mıdır?
Buna da verilecek yanıt ise “evet”tir. Öyleyse karar kısaca hukuksal değildir.
O zaman, bugün dahil, on yıl sonra, elli yıl sonra, bu kararları irdeleyecek olan siyaset bilimci açısından böylesi zamanlaması çok ilginç bir karar, daima akıllarda bir soru işareti olarak kalacaktır.
Birkez daha vurgulanmalıdır ki, 1 Ağustos 2010 günü başlayan YAŞ toplantısında haklarında yakalama kararı alınan 11 muvazzaf subay, terfi sırasında bulunuyorlardı.
İşte kuşkusuz bu nedenle Cüneyt Arcayürek Ankara’daki gelişmeleri değerlendiren yazısına “Nasıl Bir Hukuksal Tezgâh” adını koyuyordu. (3 Ağustos 2010 Cumhuriyet)
Bu mahkeme kararı olanaklarını kulanarak, YAŞ’ta siyasal iktidar 11 generalin terfilerine karşı çıkıyor, “Ankara Emniyet Müdürlüğü nasıl açığa alındıysa, bu generallerin de açığa alınmasını” istiyordu.
YAŞ öncesi gece yarısı Çankaya-hükümet-Genelkurmay arasında birbirini izleyen zirve toplantıları yapılıyordu.
Oktay Ekşi, Ergenekon suçlamalarına, medyaya sızdırılan belge ve bilgilere, kurumları ve kişileri hedef alan iftira kampanyalarına rağmen gözümüz bağlıydı, ama 1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın başına gelen gözümüzü açtı diye yazdı (Hürriyet, 4.8.2010).
Çünkü Org. Iğsız tam da KKK’ye atamasının konuşulacağı gün “ifade vermek üzere acele savcılığa başvurun” biçiminde, savcı Zekeriya Öz imzalı bir tebligat almıştı.
Düşününüz ki, 45 yıl askerliğin çeşitli kademelerinden süzülerek ve yükselerek gelmiş olan bir komutan kariyerinin en üst makamına çıkacağı bir noktada ne bir hafta önce, ne bir hafta sonra, çok yaman bir zamanlama düzeneğiyle savcılığa ifade vermeye çağrılıyor.
Böylece “hakkında savcılık tarafından soruşturma açılan bir kişi” olarak terfisi durduruluyordu.
Demokrasilerde kuşkusuz siyasal iktidar yüksek komuta kademesinin oluşumunda söz sahibidir. Ancak bütün görev yerlerinde üstün hizmet ödülleri alarak yükselmiş olan bir komutanın sırf KKK’ye atanmaması için böyle bir mekanizmanın harekete geçirilmesi adalet duygusunu zedelemekte ve soru işareti olarak kafalarda yerini almaktadır.
Çelişki yaratmak
Siyasal iktidar Org. Hasan Iğsız’ı dışlamak adına Jandarma Genel Komutanı Org. Atila Işık’ın KKK’ye atamasını yapmak istedi. Doğal koşullarda, emekliliği gelmiş olan Işık Paşa’ya böyle bir makam sunularak komuta kademesi içerisinde çelişki ve sürtüşme ortamı yaratmak istediler.
Org. Atila Işık bu çatışma ve arkadaşlar arasında nifak sokma çabasını, girişimini, emekliliğini isteyerek bozdu. Bu onurlu davranış tüm TSK içerisinde Işık Paşa’ya KKK’nin daha üstünde saygın bir makam kazandırmış oldu.
Siyasal iktidar, bu kez açmaza düştü; KKK’ye en kıdemli Orgeneral olan Necdet Özel’in getirilmesi gerekiyordu. Ancak onun da Jandarma Komutanlığı’na tayini yapılmıştı.
Bu çelişkiyi gidermek için Necdet Özel’den daha az kıdemli olan Orgeneral Erdal Ceylanoğlu Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı.
Erzurum’da tarikat soruşturmalarını izlediği için hakkında davalar açılan 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk, daha az kıdemli bir orgeneralin atanması gereken EDOK Komutanlığı’na getirildi.
Necdet Özel’den daha az kıdemli olan Org. Ceylanoğlu, Özel’in önüne geçti. Normal koşullarda 1. Ordu Komutanlığı’na getirilmesi gereken Genelkurmay 2. Başkanı Hasan Güner’in yerine daha az kıdemli olan Org. Hayri Kıvrıkoğlu getirildi.
Böylece TSK’de gelenekler altüst oldu.
Yandaş basın koro halinde bu durumu çok büyük bir başarı olarak alkışlıyordu. Onlara göre demokrasi gelmişti...
Siyasal iktidarın TSK’de değişiklikler yaparak ordunun temel niteliklerini değiştirmesi mümkün müdür?
Bu yakıcı soruya, yazarlar çeşitli yorumlarla yanıt aramaya çalıştılar. Ertuğrul Özkök de, Özal’ın Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Org. Torumtay örneğinden yola çıkarak önemli bir yargıda bulundu ve “Türk ordusunun bir subayını değiştirdiğiniz zaman ordunun karakterini değiştiremiyorsunuz. Tam aksine, getirdiğiniz insanın üzerine kaldırması güç manevi bir yük yıkıyorsunuz” diye yazdı. (Hürriyet 12.8.2010)
YAŞ kararlarında, bu derece “pervasız” hareketlerin bir altyapısı olması gerekir. Bu karmaşa sadece Org. Iğsız’ın KKK olmaması için mi yapıldı?
Şükran Soner’in belirttiği gibi “Gözümüzün içine bakıla bakıla, toptan aptal yerine konularak... Yargı kararlarına itirazlar, incelemeler, yakalama emirlerinin verilmesi, kaldırılması süreçlerinin YAŞ’ta istenilen kararların alınabilmesi paralelinde, saat saat uyumlu olarak her aşamada kullanıldığına tanıklık ettik.” (Cumhuriyet 12.8.2010)
Olasılıklar
Bu sadece siyasal iktidarın istekleri doğrultusunda bir TSK yaratma modeli midir? Yoksa ABD’nin Kuzey Irak’tan çekilmeye hazırlandığı bu dönemde istenmeyen komutanların saf dışı edilmesi operasyonu mudur?
Yoksa TSK’nin 2003’te Irak’a girmesini ve TSK’nin Afganistan’da muharip güç olarak savaşmasını isteyen ABD’nin bu isteklerine karşı çıkan; savaş gemilerinin Karadeniz’e girmesini engelleyen general ve amirallerin cezalandırılması mıdır?
Böylesi niteliklere sahip ulusalcı subayların TSK’den temizlenmesi midir?
İşte bütün bunlar bir soru işaretinin çengeli gibi akıllara takılmış bulunuyor.
TSK’ye karşı yapılan asimetrik saldırılar kurumun yapısını kuşkusuz sarsabilir ama kökten değiştiremez. Tersine, aşağıdan gelenlerin daha bilenmesine yol açar. Hatta yeni makamlara gelenlerin omuzları üzerine büyük manevi yükler oluşturur.
Zaman her şeyi bir bir ortaya koymaya muktedirdir...
ALEV ÇOŞKUN, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2010

