Ümmetçilik Kimliksizliktir; Türkleri Ancak Yok Oluşa Götürür. 28 Ekim 2018

Ümmetçilik Kimliksizliktir; Türkleri Ancak Yok Oluşa Götürür. 28 Ekim 2018

İletigönderen İlteriş Kağan » Pzt May 25, 2026 16:22

Tarih ve Coğrafya, insanlık serüveninin zaman ve mekan boyutunu oluşturur. Bu ikisi Trigonometrideki x,y koordinatları yahut haritalardaki enlem ve boylam çizgileri gibidir. Onlardan birisi eksik olursa, doğru yer ve konum tarif etmenize imkan ve ihtimal yoktur. İşte ümmet diye bildiğiniz mevhum (vehmedilen, sanal) bir mefhuma (kavrama) dayandırılan hayali 'Müslüman' kimliği de böyledir; gerçek dünyada hiçbir karşılığı yoktur. "Müslüman" dediğiniz zaman ne sizin ne de yabancıların kafasında somut bir görüntü meydana gelmez, en fazla namaz kılan sakallı bir adam hayali canlanır veyahut İŞİD sayesinde beyinlere kazınmış, kafa kesen vahşi bir yaratık. Fakat bu hayalinizde/havsalanızda canlanan Müslüman tipi iyi çağrışımlar yapmış bile olsa, onun yeryüzünde bir mekanı yoktur; o bir Arap da, bir Acem de, bir Hintli de, bir Türk de, bir Malezyalı da, bir Filipinli de, bir zenci de olabilir. "Türk" dediğiniz zaman ise hangi millettten olursa olsun birazcık dünyadan haberi olan her insanın kafasında somut, elle tutulur/gözle görülür bir gerçeklik halinde varlık kazanan, insanlık dünyasının hem zaman hem mekan boyutunda derinliği ve enginliği bulunan bir topluluk, bir millet akla gelir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa da, 1 Kasım 1922 tarihli Meclis Konuşmasında zaman ve mekan yani tarih ve coğrafya boyutları içinde Türk'ü tarifle şöyle der: "Efendiler! Bu dünyayı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk millet-i azimesi vardır. Ve bu milletin saha-i arzdaki vüs'ati nispetinde saha-i tarihte de bir derinliği vardır!"

Kendilerine Türk demeyip Müslüman demeyi yeğleyenler ise, Müslümanlığın her bir ferdin yalnızca kendisini ilgilendiren bireysel bir inanç tercihi olduğundan, toplumun tamamını kapsayan/kucaklayan bir kimlik teşkil etme niteliğinden yoksun bulunduğundan habersiz olan kara cahillerdir. Aynı sebepledir ki, hem Yunan Milli Eğitim Bakanlığı hem Todor Jivkov devrindeki Bulgaristan'ın resmi ağızları; bu ülkelerdeki soydaşlarımızı Müslüman diye tanımlamakta hiçbir sakınca görmemişler, onları Türkçe konuşan Yunan veya Bulgar Müslümanlar diye göstermekte onlarca yıl ısrar etmişlerdir. Şu nokta bile Türk kimliğinin ümmet düşüncesi ve hayali kimliği içerisine hapsedilerek yok edilmek istendiğinin en bariz kanıtı/göstergesi değil de nedir? Fanatik Hristiyan/ortodoks Yunanlılar ile domuz çobanı ateist/komünist Bulgarların bizim dinimizin/dinsel aidiyetimizin üzerine bu derece titremelerinin başka ne gibi bir açıklaması olabilir ki?!!

Dışarıdaki düşman, Türk'e düşmanlığını elbette yapacaktır da, ya içimizdekilerin "Türk" kimliği ile alıp veremediği nedir diye soracak olursanız da, size ilk olarak şimdi adını hatırlamadığım bir yabancı filozofun bir sözünü aktaracağım:
"Bir imparatorluğun leşinden daha kötü kokan hiçbir şey yoktur!"

Bununla bağlantılı ikinci nokta da şu; inatla ve ısrarla Türk yerine "Müslüman" kavramını kimlik olarak benimsetmeye kalkışanlar, Türk olmadıklarının bilincinde olup Türkiye'de yaşadıkları, kişisel ve toplumsal varlıklarını/kimliklerini bile Türk'ün kılıcına/gölgesine borçlu oldukları halde Türk kimliğine düşman olan, Türk milleti kavramı yerine sahte bir ortak payda olarak İslam ümmetini geçirmeye çalışan etnik döküntüler ve yüz bilemedin yüz elli yıl önceki sığıntılardır. Bunlar Türk milli devletine, cumhuriyete ve Atatürk'e şunun için düşmandırlar ki, Osmanlı devrinde Türk'ün hiçbir kadr ü kıymeti yokken, saraylarda Padişahların gözdesi olarak sefa süren halaları, teyzeleri sayesinde Türk'ün tepesinde boza pişirmelerine Cumhuriyet idaresi son vermiştir; Türk Cumhuriyeti adamları saraylarından etmiştir. Üçüncüsu bu gibilerin daha karanlık olan niyetleriyle ilgilidir; Türk kimliğini ve Türklük bilincini yok etmeli ve onun yerine ümmeti koymalıdırlar ki dinine bağlı saf Türklerin adına da rahatça yazıp/konuşabilsinler! Hatta lütfedip Türk-İslam alemi, İslam-Türk alemi bile diyebilir böyleleri; lakin biz o terkipteki 'İslam'ın aslında, dinsel kimliği bile değil, Gayri-Türk Müslümanları anlatmak için uydurulduğunu çok iyi biliriz!

Gerçek şu ki, kendisini bir türlü Türk hissedemeyen bu imparatorluk leşinin artıkları, sağda ümmetçilik; ortada ve solda ise beynelmilelcilik ve kozmopolitlik zehriyle Türk kimliğini eritmeye ve Türk varlığını yok etmeye çalışmaktadırlar; bu örtüleri çektiğiniz zaman gerisinde tarihleri boyunca millet ve dolayısıyla da devlet olamamış bir takım küçük, parça bölük etnik topululuk mensuplarının aşağılık kompleksleri sırıtır.

Tarih ancak akıl ve idrak sahipleri için ders ve ibret vericidir; ahmaklar ve unutanlar için değil. Merhum yönetmenimiz san'at tarihçisi, tarihçi, yönetmen, yazar ve düşünür Metin ERKSAN, bir yazısının başında şunları söyler: "Türkiye’de bile bilim adamı görünümündeki devlet aylıklı/aylakların adını dahi bilmediği, Amerika/Harward Üniversitesi sabık rektörü, ünlü filozof GEORGE SANTAYANA (1863-1952) şöyle der: “GEÇMİŞİ UNUTANLAR, UNUTTUKLARI

GEÇMİŞİ BİR KERE DAHA YAŞARLAR!”
Türkler işte o benzer geçmişi Göktürklerden önce Kuzey Çin'de bir Türk devleti olarak kurulup bir müddet sonra Budizm'i resmi devlet dini olarak kabul ederek kısa zamanda Çinlileşip yok olan Tabgaç devletiyle yaşadıkları içindir ki, büyük Türk devlet adamı, Başvezir ve Başdanışman Bilge Tonyukuk, Bilge Kağan'ın Buda dinini kabul etmek yönündeki eğilimine şiddetle karşı durmuş ve Türkleri ikinci kez Tabgaçların akibetine uğramaktan kurtarmıştı. Onun büyüklüğü de en başta bu bilinçli ve kararlı tutumundan geliyordu. Zira tarih bilinci olmaksızın değil yarını, burnunuzun ucunu bile göremezsiniz; tıpkı on dört yıl boyunca FETÖ'cü alçaklara her istediklerini verip Türkiye'yi uçurumun kıyısına kadar getirenlerin yaptığı gibi!

Biz işte o geçmişten ders almayı unuttuğumuzdan yani tarih bilincinden yoksun kaldığımızdandır ki, Türk Bilge Kağan'ın kalabalık Çin'de eriyip yok olan Türkler hakkında çok acı biçimde söyledikleri, Orta Doğu bataklığına saplandığımız bin yıldır Fas'tan tutun da taa Basra körfezine kadar Müslüman Arap dünyası içinde eriyip mahvolan milyonlarca Türk için de aynen tekerrür etmiştir.

On altı yıldır Türk ülkesine bir karabasan gibi çöken, Araptan çok Arapçı, ümmetçi iktidar yüzünden de, 'onlar Muhacir/biz Ensar' safsatasıyla uyutulan Türklerin eritilmesine gelmiştir artık sıra.

İyi uykular ya Ensar-üt Türki(!)
Kümesine dadanmış sansar ile tilki!

- Hanifi Altaş
Aklı Başında Bir Toplum Her 5 Yılda bir Meclisi Ve Yönetimi yenileyen Toplumlardır.
Bir hamalın yükü geçicidir; fakat sahtekâr bir politikacının yükü kalıcıdır çünkü onun dolandırıcılıklarının muazzam yükünü her daim akılsız toplumlar taşımaktadır.
Üçkâğıtçı politikacılar tarafından sürekli olarak kandırılan, tekrar tekrar aldatılan bir millet için hangi sıfat kullanılabilir? Şaşkın? Çok hafif! Ahmak? Yeterli değil! Beyinsiz? Evet, işte tam da sıfat budur! Aptal kalabalıklar, sahtekâr politikacıların en büyük servetidir!

@MK-Müzik.Kutusu

Müzik Kutusu Müzik Kutusu
Kullanıcı küçük betizi
İlteriş Kağan
Üye
Üye
 
İletiler: 2761
Kayıt: Cmt Şub 08, 2020 18:53

İçimizdeki Arap'tan Çok Arapçılara ithafen bir kez daha paylaşıyorum

İletigönderen İlteriş Kağan » Pzt May 25, 2026 16:24

Unutmak İhanettir
METİN ERKSAN
Unutmak ihanettir özdeyişi ünlü düşünür Karl Jaspers 'e (1883-1969) aittir. Bu özdeyişi ikinci kez bir yazımın başlığı yaptım.
İsrail ve Filistin arasındaki olaylar bana Türk Tarihi'nin bir dönemini hatırlattı. Bu dönemi Atatürk'ün Hatıra Defteri 'nden okumak, şu sıralar yararlı olacaktır. Atatürk'ün hatıra defterini okumadan önce, Atatürk'ün hatıralarının yazıma alacağım bölümünün öncesini kısaca bilmek gerektir.

28 Ağustos 1918, Atatürk 7. Türk Ordusu Komutanıdır. Atatürk'ün 7. ordu savaş karargâhı Nablus şehrindedir. 7. Türk ordusu 75 kilometrelik bir cephe hattı boyunca İngiliz ordularının saldırısını beklemektedir. İngiliz ordularının yanında, İngilizlerin silahlandırdığı, Osmanlı Devleti uyruğu paralı asker Araplardan oluşan büyük Arap birlikleri vardır. 19 Eylül 1918'de, ünlü İngiliz General Allenby (1861-1936) komutasında İngiliz ordusunun ve Arap birliklerinin saldırısı başlar.

Atatürk'ün komutasındaki 7. Türk ordusu, İngiliz ordusu ve Arap birlikleriyle on beş gün geceli-gündüzlü savaşarak, Osmanlı Devleti yönetiminde olan Filistin - İsrail - Lübnan - Suriye bölgeleri üstünden kuzeye doğru çekilir. Atatürk, 4 Ekim 1918'de Halep'te çekilmeyi durdurur.
Bundan sonrasını Atatürk'ün hatıra defterinden okuyalım.

''Aşırı yorgunluğum nedeniyle Halep'te eski hastalıklarım yineledi. Üç beş gün tedavi oldum. Yatağımdan kalktığım gün, 7. ordu karargâhının üslendiği Baron Oteli'ne gttim. Bu sırada Halep'i savunan komutamdaki 7. ordunun Doğu cephesinin çöktüğüne dair bir bilgi geldi. Bu bilgiyi araştırmak için oraya gitmeyi uygun buldum.

Otomobilimle Halep'in doğusuna gittim. Yanımda yaverim Bnb. Cevat Abbas ve Suriye Valisi Tahsin Bey vardı. Şehrin doğu kapısının girişinde yoğun bir kalabalık içine girdik. Bunlar asker giysileri içindeki şehirli Araplar ve çöl bedevisi Araplardı. Tutsak olmuştuk. Yanımda askeri güç olarak bir tek er bile yoktu. Araplar otomobilime saldırdılar ve otomobilimin çevresini her tarafından sardılar.

Bu durum üzerine şoförüme dur emrini verdim. Yanımda oturan Tahsin Bey'in kırbacını elime aldım. Ayağa kalktım. Araplara anlayabilecekleri bir dille sordum. Reisiniz nerededir? Kalabalık hep birden cevap verdi. Burada hepimiz reisiz. Hemen karar vermek gerekti. Kalabalığa kırbaçla vurarak geri çekilin diye bağırdım.

İstemeden geriye çekildiler. Bir kez daha kalabalığa bağırdım. Reisiniz çabuk karşıma gelsin. Reisleri geldi. Ona dedim ki, ben Arap ordusunun yardım ettiği İngiliz ordusunu yendim. Fakat Arapların İngilizlere yardım etmesini mazur görüyorum. Bu akşam karargâhıma gelin. Sizinle konuşacaklarım var. Reis; emredersiniz dedi.

Şoförüme, çabuk dön emrini verdim. Karargâhıma geldim. Biraz sonra reis/şeyh geldi. Kendisini onun anlayacağı törenle kabul ettim ve sordum. Benden ne istiyorsunuz. Reis/şeyh; şimdilik bin altın, silah ve cephane istiyorum dedi. Bin altını hemen verdim. Silah ve cephaneyi sonra vereceğimi söyledim. Reis/şeyh gitti.

Ertesi gün gene hastalandım. Bu kez karargâhımda yatıyordum. Bir aralık Halep şehrinin içinde silahlar patlamaya başladı. Balkona çıkıp sokağa baktım. Büyük bir Arap kalabalığı karargâhıma saldırıyordu. Askerler karargâhı savunuyordu. Sokağa çıktım. Sağa saptım. Yürüdüm. Bir dört yol ağzına geldim. İngiliz uçakları Halep şehrinin iç yollarında kendini savunan Türk askerlerini bombalıyordu. Uçaklardan atılan bombalara, evlerin damlarından Türk askerlerinin üstüne atılan el bombaları karışıyordu. Bu durum beni güldürdü. Çünkü ben Halep şehrini savunmayı düşünüyordum.

Akşam üstüydü. Araplar bana saldırmayı sürdürdüler. Türk askerleri benim komutam altında bu Arapları etkisiz hale getirdiler. Ben Halep şehrinde bir sokak savaşına komuta ettim. Saldıran Araplar yenilip kaçtılar. Şehirde duruma tümüyle egemen olduk. Akşam oldu. Sokak savaşına komuta ettiğim yere otomobilim geldi. Halep'te kalacak komutana buyruklarımı verdim. Buyruğum şöyleydi: Bu akşam Halep'in güneyindeki 7. ordu birlikleri ve Halep içindeki 7. ordu birlikleri kuzeybatıya çekilecek. Yarın Halep'in kuzeybatısında İngiliz ordusu ve Arap birlikleri ile savaşacağız. Otomobilime bindim ve meydan savaşını yapacağım yere gittim.

Olaylar düşündüğüm gibi gelişti. Ertesi sabah 7. ordunun çekildiğini sanan İngilizler ve Araplar, General Allenby komutasında büyük bir sevinçle birliklerime saldırdılar. İngilizleri ve Arapları orada yendim. Savaş alanında bir cephe hattı saptadım. Düşman bu hattı geçmeyecek dedim. Bugünkü ulusal sınırlarımız işte bu hattır.''

Ölümsüz Atatürk'ün ''Hatıra Defteri'' nin bu bölümü kapsamında bir ''Tarihbilim Kitabı'' veya bir ''Roman'' yazılabilir.

07.05.2002 KALEM
Aklı Başında Bir Toplum Her 5 Yılda bir Meclisi Ve Yönetimi yenileyen Toplumlardır.
Bir hamalın yükü geçicidir; fakat sahtekâr bir politikacının yükü kalıcıdır çünkü onun dolandırıcılıklarının muazzam yükünü her daim akılsız toplumlar taşımaktadır.
Üçkâğıtçı politikacılar tarafından sürekli olarak kandırılan, tekrar tekrar aldatılan bir millet için hangi sıfat kullanılabilir? Şaşkın? Çok hafif! Ahmak? Yeterli değil! Beyinsiz? Evet, işte tam da sıfat budur! Aptal kalabalıklar, sahtekâr politikacıların en büyük servetidir!

@MK-Müzik.Kutusu

Müzik Kutusu Müzik Kutusu
Kullanıcı küçük betizi
İlteriş Kağan
Üye
Üye
 
İletiler: 2761
Kayıt: Cmt Şub 08, 2020 18:53


Şu dizine dön: Sizin Makaleleriniz

x