Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri / Dr. Necip HABLEMİTOĞLU

Devrim Tarihçisi Yazar / Devrim Şehidi

Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri / Dr. Necip HABLEMİTOĞLU

İletigönderen Oğuz Kağan » Sal Eyl 18, 2012 20:17

Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri

Lütfen, aşağıdaki haberi tüm dikkatinizle okuyunuz:

“Tedavi maksadı ile Amerika’da bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi’yi depremden iki gün sonra ziyaret etme imkânım oldu. Onun halini gördükten sonra depreme üzülmediğim ve hiçbir şey yapmadığım kanaatine vardım. Türkiye’den kendisine ulaşan veya kendisinin ulaşabildiği herkese deprem bölgelerine gitmelerini ve bir amele gibi çalışmasını rica ediyordu. Yardım kampanyalarının açılmasını ve herkesin gücü yettiğince buna katılmasını istiyordu. TÜPRAŞ’taki yangının sürdüğü haberini aldıkça yerinde oturamıyordu. Onun bu telâşı karşısında yangının yan odada olduğunu sanırdınız. Afet anında ezan okumanın Allah’ın rahmetini ihtizaza getireceğini ve afeti durduracağını hatırlatarak yangını canlı yayından izleyen bir iki arkadaşa EZAN OKUMALARINI söyledi. Yangının kontrol altına alındığı haberi gelene kadar gerginliği dinmedi. Tabii onu takip eden doktorunun da...”.

Lütfen düşününüz, bu hocaefendi (!) kendini T.C. Diyanet İşleri Başkanı’nın da üstünde Papa’ya eşit, istediğinde randevu alıp görüşebilen en üst İslâm Temsilcisi konumunda görüyor, A.B.D. ve müritleri tarafından da böyle lânse ediliyor... Eğitimi? Yok!.. Tabii Erzurum’un köylerindeki nur medreselerinde aldığı dersler (!) eğitim sayılırsa... Resmi statüsü? O da yok!.. Sadece devrim yasalarına göre kullanması yasaklanan hocaefendi (!)unvanı var; bir de vaizlikten aldığı bir emekli aylığı!.. Kendi deyimi ile “fakirin bir dikili ağacı bile yok” ... Ama aylardır A.B.D.’nde mütevazı emekli aylığı ile mucizeler gerçekleştiriyor: Mayo Klinikte tedavi görüyor; 24 saat doktorunu yanından ayırmıyor; eyalet eyalet geziyor. Emekli maaşı bir türlü bitmek bilmiyor, bu nedenle de tedavisi (!) uzadıkça uzuyor... Oysa en az müritleri kadar, DGM Savcısı Sayın Nuh Mete Yüksel de, Askeri Savcılık da kendisini özlemle bekliyor ama nedense bir turlu çok sevdiğini söylediği vatanına dönmüyor, dönemiyor... Haberde, asil dikkati şu çekiyor: TÜPRAŞ yangınının sönmesi için yanındakilere ezan okutturuyor. Duygusal açıdan bakarsanız, samimi olarak üzüntü duyan bir kişinin normal dışı tepkiler göstermesi doğal. Anlayış ve saygıyla karşılamak mümkün. Ancak, kendisini “Dünya İmamı” olarak gören bir kişinin bilinçli bir biçimde bilmesi gerekir ki, ezan, sadece ve sadece namaz vakti için yapılan bir çağrıdır. Aksi yorum, gerek öz, gerek biçimsel ve gerekse de mantıksal açılardan İslâmiyet’e uygun değildir. Geçmişte ezanin cahilce yorumlanmasıyla ortaya çıkan bazı uygulamalar, geleneğe dönüşse de din dışıdır, bid’atdır.

İslâmiyet’in, akla mantığa ve bilime en fazla önem veren din olduğu gerçeğinden hareketle, TÜPRAŞ yangınını söndürmenin yolu, vakit dışı ezan okutmaktan geçmez. Nereden geçer? İleri teknoloji ile üretilmiş yangın söndürücü kimyasallardan; eğitilmiş ve deneyimli bir ekibi sürekli hazır tutmaktan ve de acilen dış yardim talebinde bulunmaktan geçer. Ezani amaç ve işlevi dışında bir çaresizlik, acizlik alternatifi olarak kullanmak ayıptır, günahtır. Oysaki Fethullah Gülen istese, milli servetin böylesine göz göre göre heba olmasından samimi olarak acı duymuş olsaydı -ki hâlâ yapabilir- ağlamak, inlemek yerine müritlerini harekete geçirebilirdi. Nasıl mı? TÜPRAŞ zararının 200 milyon dolar olduğu açıklandığında, organizasyonunun mal varlığı olan en az 25 milyar doların zekâtının bu amaçla kullanılmasını isteyebilirdi. Zaten samimi Müslüman halkın dini duygularını istismar ederek toplanılan bu servetin % 2,5 üzerinden zekâtının 625 milyon dolar olduğu dikkate alındığında, kalan 400milyon dolar ile depremzedelerin acılarının önemli ölçüde giderilmesi bile söz konuşu olabilirdi. Ama bu yapılmadı. New York’ta otel süitinde vakit dışı ezan okutuldu, gözyaşı döküldü, vicdanlar “tatmin” oldu... Ya Türkiye’deki fethullahçılar ne yaptı? Kesin olan şu ki hoca efendilerinin emirlerini yerine getirerek amelelik yapmadılar.

Zaman Gazetesi, diğer gazeteler gibi bir yardim kampanyası açtı, yine samimi dindarların ellerini ceplerine atmasını istedi. Hatırlayacaksınız, deprem felâketinin ilk üç günü diğer şeriatçılar gibi fethullahçılar da fiilen ortada yoktu: Bir cenaze namazı kıldıracak, cenaze sahiplerini manevi açıdan teselli edecek, bir Yasin-i Şerif okuyacak din görevlisi ya da gönüllüsü bulunamadığından, cenazeler greyder kepçeleri ile toplu mezarlara fırlatıldı. Bu görüntülerin televizyonlarda yayınlanmasının sonrasında, Valilik emirleriyle çeşitli illerdeki müftüler ve din görevlileri re’sen deprem mahallerine gönderildiler. Fethullahçılar ise Adapazarı, Düzce, İzmit merkez olmak üzere bir süre depremzedelere hizmet verdiler. Tıpkı, sundukları en temel insani hizmette bile tarikat ya da cemaat propagandası yapan IHH, AIMGT ve diğer şeriatçı yapılanmalar gibi. Sonra, ne oldu bilinmez, deprem mahallerindeki fethullahçılar, Cumhuriyet Gazetesinden Sayın Hikmet Çetinkaya’nın da saptamasıyla, “birden ortadan çekildiler”. Ve nihayet, 18 Eylül sabahı deprem mahallerindeki çadır kentlerde ya da derme çatma kulübeler içinde yasamaya çalışan depremzedeler, girişlerin önüne bırakılmış bir broşür ile karsılaştılar. Sıcak bir çaya bile hasret bu insanlar, yaralarına belki merhem olur ümidiyle bu broşürleri okudular:

”...İnşallah bu hadise güzel yurdumuzun temizlenmesine ve manevi beraatına bir alâmet diye telâkki ediyoruz..... Hazret-i üstadımızın 1939’ da zelzele hakkındaki yazılarında, ‘Ramazan-i Şerif’in teravih vaktinde kemal-i neşe ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla mübarek merkez-i İslâmiyetin her kösesinde cazibedarane işitilmesi, bu korku azabını netice verdi.....

İnsan hakları, demokrasi kuralları, serbestlik ve özgürlük ve kadın hakları gibi ileri sürülen şeyler ise hakikatte ahlâksızlığa, müstehcenliğe yol açmak için istimal edile gelmiş ve halen ayni menfi yolda istimal edilen şeylerdir..... Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahali-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarında daha ziyade ilişiyor.... Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlık gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için,o zelzelenin devam etmesi gibi bir çok emarelerin delâletiyle bu hâdışe ehl-i imanı hedef edip onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.

Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki veçhi var. Bir: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için ta’cil edildi. İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli Müslüman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlup olmak fırsatıyla, ehl-i zığındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var.”


Yukarıdaki akil ve mantık dışı, alabildiğince bozulmuş, bir Türkçeyle kaleme alınan bu satırların sahibinin, Hazret-i üstadları (!) Said-i Kurdi, nam-i diğer Said Nursi olduğunu bilmeyenler tahmin de edemeyebilirler... Broşüre bakıldığında, uzun uzadıya kaynak aramak gerekmiyor. Said-i Kurdi’nin risalelerinden, 1939 Erzincan depremi ile ilgili paragraflardan alınmış bu cümleler, 27Ağustos-1 Eylül 1999 tarihli “Zaman” gazetesinde aynen yayınlanıyor.; akabinde de depremzedelere dağıtılan broşürlerde... Fethullahçıların takiyyeyi bırakarak iyice pervasızlaştığı bir kere daha anlaşılıyor. Artık savunmada değiller.

Türk Silâhlı Kuvvetleri ile Atatürk İlke ve Devrimlerine bağlı kurum ve kuruluşlara, kısaca devlete karşı sistematik ama henüz adi konulmamış bir savaşım başlatıyorlar, hem de üç ayrı koldan... Start veren kişi, şimdilik bu örtülü savaşımı cephe gerisinden, hem de epeyce gerisinden, A.B.D.’den idare ediyor...

POLİTİK VE BÜROKRATİK PLATFORMDAKİ SAVAŞIM

Fethullah Gülen ve organizasyonuna karşı T.B.M.M.’nde -Hükûmet- Muhalefet cepheleri dahil- karşı çıkan, laik hukuk sisteminden yana tavır alan bir tek parti yok. Hatta, doğru dürüst, onurlu ve yurtsever tepki koyan bir tek milletvekili bile söz konuşu değil. Meclis dışındaki CHP’ye ise son aylarda büyük bir ikinci cumhuriyetçi katilimi gözleniyor. Fethullahçıların en büyük desteğinin ikinci cumhuriyetçiler olduğunu ise herkes biliyor. Hukûmet, Milli Güvenlik Kurulu’nun başlatmış olduğu 28 Şubat sürecini durdurabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Örneğin, fethullahçı oldukları öne sürülen yaklaşık 35 vali ve 300’e yakın kaymakamın merkeze alınmalarını sağlayacak atama kararnamesi hâlâ çıkarılmış değil. Gerekçe olarak öne sürülüyor ki bu doğru değil. Sadece 4 Emniyet Müdürü ile sınırlı tutulan Emniyetteki tasfiye, şu sıralarda tersine isletilmekte. Yaklaşık 80 -bir kısmı fethullahçı- emniyet mensubu hakkında açılan soruşturmalar da ciddi bir sonuca bağlanmış değil. Şeriatçılara taviz vermeyeceğini her fırsatta tekrarlayan İçişleri Bakanı artık kesinlikle güven vermiyor. En az 600 fethullahçı Emniyet Müdüründen söz ediliyor. Fethullahçı Emniyet Amirleri, Başkomiserler, Komiserler, Komiser Yardımcıları ve Polis memurları cabası. Tasfiyeye önce İstihbarat, Bilgi-İşlem, Personel, Polis Akademisi, Koleji ve Polis Okullarından başlanması ve aşağılara inilmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, yurtdışında sefaret korumasında görevlendirilen emniyetçi kadronun tümüyle geri çekilmesi ve durumlarının gözden geçirilmesi öneriliyor. Bunlar yapılmadığı gibi, bu süreçte, örneğin Ankara’daki fethullahçı emniyetçilerin şimdiki müdür vekili ile en rahat ve en güçlü dönemlerini yaşadıkları iddia ediliyor. Bu durumun İçişleri Bakanı tarafından da bilindiği, bu yüzden bir tepki gelir endişesiyle vekâleten atama ile yetinildiği kaydediliyor. Bu gevşeklik ve kokuşma sadece İçişlerinde mi? Elbette ki hayır!.. Başbakanlık, Tarım, Kültür, M.E.B. ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının kadrolarındaki fethullahçıların tasfiye endişesinden kurtulup, aksine yüksek moralle çalışmalarını sürdürdükleri gözlemleniyor. Kamuoyunun deprem felâketine olan ilgisi, fethullahçıların ve de onları destekleyen siyasilerin islerine yarıyor. İşin olumlu taktik tarafı, DGM’nin soruşturması ağır işliyor. “Dünya İmamı”nın yanı sıra bazı “Bölge İmamları”nın A.B.D.’nde olduğu biliniyor. Ya fethullahçı hiyerarşide yer alan diğer örgüt yöneticileri?

Örneğin, “Sivil İstihbarat Servisi”. Hani, organizasyona muhalif asker-sivil kadrolar hakkında en mahrem kişisel bilgileri -anekdot düzeyinde bile olsa- toplayacak; ses ve görüntü bantlarını, dışketleri tasnif ederek bir “İstihbarat Bankası” oluşturacak ekipten söz ediliyor. Üstelik ekibin çekirdeğini de emniyetteki fethullahçı istihbaratçıların oluşturduğu; fethullahçı “telekulakçı”ların kendi deyimleriyle Nakşibendi “telekulakçı”larını tasfiye ettirdikten sonra bu servise daha rahat biçimde bilgi ve belge-kaset aktarmaya devam ettikleri de öne sürülüyor. M.G.K.’na verildiği öne sürülen hayali “Fethullah Gülen Raporu”nu hazırlayarak kitleleri provoke etmeyi amaçlayanların bu servis elemanları olduğu iddia edilmekte. Keza, son haftalarda ortaya atılan ve Hüsamettin Özkan ile Mesut Yılmaz hakkında MIT tarafından bilgi toplanıldığını ima eden sahte raporun da yine bu servis elemanlarınca tezgâhlandığı kaydediliyor. Özellikle son sahte MIT raporundan amaç, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne karşı tavır alan Mesut Yılmaz’ın giderek keskinleşmesi. Hiç şüphesiz bu iddiaların tümü resmi bir soruşturma gerektirecek kadar önemli.

Batı Çalışma Grubunun tasfiye edileceğini, 28 Şubat surecinin sona erdiğini söyleyerek basta fethullahçılar olmak üzere tüm şeriatçılara çiçek gönderen Mesut Yılmaz’ın, son kaset olayından sonra Fethullah Gülen’in lehine yaptığı konuşmalar ise demokrasi ve laiklik adına utançla hatırlanıyor. En son, Genel Kurmay Başkanı Sayın Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat gerekirse bin yıl sürer” açıklaması ile bir kez daha sarsılan Fethullahçıların fırsatçılığı ve militanlığı, Yargıtay Birinci Başkanı Sami Selçuk’un konuşması ile bir kere daha ortaya çıkmış durumda.

Zaman, Aksiyon, Akit basta olmak üzere tüm şeriatçı basının, PKK’nın, ÖDP’nin ve tüm ikinci cumhuriyetçilerin ortak desteğini alan ve hatta Nazlı Ilıcak tarafından “gönüllerdeki Cumhurbaşkanı adayı” ilân edilen Sami Selçuk’un bu anlamlı çıkısının analizinin çok iyi yapılması gerekir. Şeriatçı tehlikeyi yok sayacak kadar tarihimizi ve toplumsal yapımızı bilmeyen; Diyanet İşleri Başkanlığı’nı gereksiz görüp, tarikatların kendi okullarını açmasını talep eden Abant Toplantısı katılımcısı Selçuk’un, fethullahçıların gönüllerindeki söylemleri dillendirdiği apaçık ortada. Zaman ve Aksiyon’un nüshaları incelendiğinde bu ilinti tüm açıklığı ile ortaya çıkıyor. Hatta, daha da ileri gidiliyor: Abant Toplantıları, T.B.M.M.’nin de üstünde gösterilerek, 1982 Anayasası’nın yerine yeni anayasanın Abant Toplantısı katılımcıları tarafından hazırlanması öneriliyor.

Kısaca, Fethullah Gülen’in ne pahasına olursa olsun ille de ADLIYE ve MÜLKİYEDE kadrolaşmaktan söz edişinin bos olmadığı anlaşılıyor... Fethullahçıların Sami Selçuk olayının sonrasında takiyyeyi ve savunmayı bırakarak devlete karşı adi konulmamış savaş açmalarının temelindeki en önemli hareket noktası şu: Meclise, bürokrasiye ve de ekonomiye ağırlıklarını koymuş olmalarına, ABD gibi süper güce sahip bir ülkenin desteğini arkalarına almalarına rağmen, bir başka ifadeyle ulaşabilecekleri en üst güç sınırında bulunmalarına karşılık, Fethullah Gülen neden Türkiye’ye dönemiyor? İşte halihazırdaki pervasızlıklarının dayandığı neden bu. Bu yüzden sürekli açık veriyorlar; bir başka ifadeyle, geleceklerine ipotek koydurmaya, battıkça batmaya devam ediyorlar...

EKONOMİK PLATFORMDAKİ SAVAŞIM

Fethullahçılar yaklaşık 300 şirket ve holding, yıllık 600 trilyonluk ciro ve 25 milyar dolar tahmin edilen servetleriyle, sadece dinsel alanda değil, ekonomik alanda da vurdukları yerden ses getiren, üstelik dış ticaret becerileri olan girişimcileri ile dünyaya açılan büyük bir imparatorluk (!). Fethullahçı organizasyonun çökertilmesi için sadece siyasal desteklerinin kesilmesi ya da yasal önlemlerin alınması yetmiyor. Para musluklarının da kapatılması gerekiyor. 28 Şubat kararları çerçevesinde alınması gereken önlemler henüz alınmış değil. ISHAD faaliyetini sürdürüyor.

Samanyolu Televizyonu neredeyse dünyanın önemli bir bölümünden seyrediliyor. Zaman gazetesi 13 ülkede basılıyor. Biraz azalmasına rağmen “himmet paraları” yine halktan yasadışı biçimde toplanıyor; yurtdışındaki okullara ve şirketlere para transferi yasadışı yollardan gerçekleştiriliyor. Fethullahçı okulların, dershanelerin, yurtların ve ışık evlerinin sayısı ve etkinliği giderek artarken, M.E.B.’nin göstermelik denetimleri (Atatürk köşesinin olup olmadığı vb.)formalitenin yerine gelmesi kabilinden sürüp gidiyor. 28 Şubat surecinde fethullahçı kurumlara vurulan tek darbe de şu: YÖK’ün Fatih Üniversitesi’ne kaynak aktarımını kesmesi. İşte bu darbelerin nitelik ve nicelik acısından arttırılması gerekiyor. Bunlar yapılmadığı için de devlet, kendi imkânlarını kullanarak kendisini yok etmek isteyenleri çaresizlik içinde seyrediyor; savunma mekanizmasını harekete geçiremiyor...

Fethullahçı Organizasyonun ekonomik gücünü ortaya koyan dramatik ama tipik bir örnek: Ekonomik çıkarların, ulusal çıkarların önüne nasıl geçebileceğinin, hatta din faktörünü bile yok saydırtabileceğinin tipik bir kanıtı:

”Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri, iş yerimizde bizleri ziyaret etmek lütfunda bulunmuş olmanızdan dolayı sahsım ve arkadaşlarım adına teşekkürlerimi arz etmeyi borç bilirim.Uğurlu kademli olduğuna gönülden inandığım teşrifleriniz sırasında sarfetmiş olduğunuz veciz cümleler bizleri düşündürmüş ve zihinlerimizde yeni ufuklar açmıştır. Lütfettiğiniz ve Ulu Tanrı’nın ismi ile veciz deyimleri ihtiva eden güzel tablo, çalışma odamın duvarını süslemektedir. Ayrıca armağan ettiğiniz çok değerli amber tespih ve nadide ipek halıyı bir hâtıranız olarak aile ocağımızda muhafaza edeceğim. Bu nazik ve anlamlı jestinizden dolayı ayrıca şükranlarımı arz ederim. Yüce Peygamberimizin “Hediyeleriniz, Muhabbeti Artırır” deyiminden hareketle zatıâlilerinize sunduğum, 1500 yıllık Ortadoğu’nun kutsal topraklarında yapılan kazılarda çıkan orijinal bir kandil ile Merhum Tunca üstadımızın bir hat eserini sizlere olan saygımızın ve sevgimizin ifadesi olarak lütfen kabul buyurmanızı istirham eder, emirlerinize intizâren en derin saygılarımı sunarım. Üzeyir Garih”.

Görüldüğü gibi, işadamı Üzeyir Garih’in bu mektubunda yer alan ve müridâne bir havada yazılmış cümleleri hak etmek için Fethullah Gülen ne yapmıştır? Elbette ki, bir ziyaret esnasında verilen tespih-tablo ve ipek hali için övgü düzmeyecek kadar zengindir Üzeyir Garih. üstelik, herhangi bir emekli vaize randevu vermeyecek, hele hele mukabil hediyelerle birlikte yukarıdaki mektubu yazmayacak kadar da meşguldür kendileri.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde, laik hukuk sisteminden yararlanarak özgürce ve eşitçe is yaşamını sürdüren Sayın Garih’in Fethullah Gülen’e bu nezaketi gösterirken, şeriatçı yapılanmalara karşı duyarlılığı olan Türk kamuoyunu da dikkate alması; esas saygıyı Cumhuriyetin temel ilkelerine göstermesi gerekirdi. Diyebilirsiniz ki, ne var bunda, karşılıklı bir hediye alışverişi ve oldukça ince bir teşekkür mektubu. Hayır, hepsi o kadar değil. Eksik olanı bizzat Fethullah Gülen ifade ediyor: “Bir Musevi (Üzeyir Garih) Moskova’da sizin teşvikinizle açılan bir okula yardım ederse onu ne cemiyet çerçevesine, ne cemaat çerçevesine oturtmak mümkün değil”.

Kısaca, Üzeyir Garih, Rusya Federasyonu ve Orta Asya’daki yatırımlarını güvence altına almak için, şeriatçı olduğunu bildiği bir yapılanmanın Moskova’da açtığı lisesini finanse ediyor. Bir nevi haraç (himmet parası) ya da Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin ödediği cizyeyi hem de gönüllü olarak ödüyor. Sadece o mu? Örneğin Sakıp Sabancı, son kaset olayı ile Fethullah Gülen’in maskesinin düşmesinin sonrasında bile ona sahip çıkıyor: “Sayın Hocam Fethullah Bey, yıllardan beri gündemdeydi. Pat diye sürpriz olarak gelmedi” diyerek Gülen’in kendisi gibi bu ülkeye hizmet verdiğini deklare ediyor. Sakıp Sabancı’nın tarikatçı olduğunu ya da sonradan intisap ettiğini elbette ki iddia etmek mümkün değil. Ancak, yurtiçi ve yurtdışı iş bağlantılarından kaynaklanan ekonomik çıkar hesapları, Sakıp Sabancı’yı böyle konuşturuyor. Bir başka ifadeyle de paranın dini ve milliyeti ve de devleti olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor...

Türk Devletinin, ekonomik platformda fethullahçı organizasyona ve diğer ekonomik gücü olan şeriatçı yapılanmalara karşı kısa vadede alması gereken önlemler şöyle özetlenebilir:Bu tur yapılanmalarla doğrudan ya da dolaylı ilgili şirketlerin hesaplarına acilen el konulmalıdır. Geriye donuk olarak azami 5 yıllık yasal süre içindeki tüm girdiler ve çıktılar, para transferlerinin mevzuata uygunluğu tek tek kontrol edilmelidir. Bu islerle görevlendirilecek Maliye elemanlarının secimi ve denetimine ilişkin esaslar belirlenmeli ve buna uyulup uyulmadığı sıkı sıkıya takip edilmelidir. Özellikle ISHAD, Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı, Türkiye Öğretmenler Vakfı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Asya Finans, Feza, Çağ, İlim, Fetih, Işık gibi dernek, vakıf ve şirketler yasal biçimde büyüteç altına alınırken, organizasyonla ilişkisi bilinen tüm dersaneler, kurslar, yurtlar ve de ışık evleri takip ile mutlaka ve mutlaka kapatılmalarıdır. Ayni şekilde, fethullahçı organizasyon içindeki şirketlere ve vakıflara kaynak aktaran, ihale veren bürokratlar da soruşturma kapsamına dahil edilmelidir.

Bu önlemler alınmazsa ne olur?!. Fethullahçı kurum ve kuruluşlardaki ekonomik düzeyde geometrik büyümeye en tipik örnek, Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfıdır ki, kuruluş senedinde yer alan mal varlığı ile günümüzdeki serveti arasındaki inanılmaz fark, bu konuda bir fikir vermeye yetecektir:1972’de İzmir’de (Bahçelievler 502/2 Sokak, No: 39) Nef’i Akyazılı ve esi Pembe Zehra Akyazılı, Naci Sencekicer, Mehmet Sevimlican, Osman Sarıoglu, Yusuf Pekmezci, Ekrem Uğur, Zeki Sakman ve Mehmet Fidan tarafından oluşturulan Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın başlangıç sermayesi 229.747 TL.’na tekabül eden İzmir Karşıyaka’da iki katli bir bina, Bozyaka mevkiinde 1620 metrekarelik bahçe içinde tek katli bir koy evi ve yine ayni mevkide 415 metrekarelik bir arsadan ibarettir.

Oysa, aradan gecen 27 yıl içinde, vakfın sahip olduğu öğrenci yurtlarının dokumu şöyledir.Ankara’da: Malazgirt Öğrenci Yurdu, Fidan Öğrenci Yurdu, o. Düşüngel Öğrenci Yurdu, İzmir’de: Işıklar Öğrenci Yurdu, Bergama Öğrenci Yurdu, Ortaköy Öğrenci Yurdu, Halil Rifat Pasa Öğrenci Yurdu, Kemalpaşa Öğrenci Yurdu, Eskişehir’de: Sivrihisar Öğrenci Yurdu ve M. Güngör Öğrenci Yurdu,Adapazarı’nda: Ersoy Öğrenci Yurdu ve Akyazı Erkek Öğrenci Yurdu,Gümüşhane’de: Ahmet Ziyauddin Öğrenci Yurdu,Kütahya’da: Hisar Öğrenci Yurdu,Afyon’da: Şuhut Öğrenci Yurdu, Dinar Öğrenci Yurdu, Emirdağ Öğrenci Yurdu,Kayseri’de: Seyid Burhaneddin Öğrenci Yurdu, Keykubat Öğrenci Yurdu ve Bünyan Öğrenci Yurdu,Kocaeli’nde: Yuvacık Öğrenci Yurdu,Uşak’ta: Günkaya Öğrenci Yurdu ve Karahalli Öğrenci Yurdu,Aydın’da: Fatih 1 Öğrenci Yurdu ve Fatih 2 Öğrenci Yurdu,Sivas’ta: Buruciye Öğrenci Yurdu,Bayburt’ta: Şehit Osman Öğrenci Yurdu,Milas’ta: Hafize Hatun Öğrenci Yurdu,Konya’da: Seydi Mahmut Hayrani Öğrenci Yurdu, Isparta’da: Sidre Öğrenci Yurdu,Balıkesir’de: Kayapa Öğrenci Yurdu,Erzurum’da: Zinnuni Öğrenci Yurdu,Denizli’de: Cevherpasa Öğrenci Yurdu ve Şuller Öğrenci Yurdu,Muğla’da: Sahidi Öğrenci Yurdu,Manisa’da: Bilgin Öğrenci Yurdu, Akhan Öğrenci Yurdu, Yılmaz Öğrenci Yurdu, Alaşehir Öğrenci Yurdu,Burdur’da: Üçgen Öğrenci Yurdu ve Mehmet Akif Öğrenci Yurdu,Erzincan’da: Yeşilırmak Öğrenci Yurdu ve sonradan açılmış olabilecek diğer öğrenci yurtları. Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kuruluşta 9 kişilik mütevelli heyetinin bugünkü sayısı 282 kişi.

Bugün sadece İzmir’de 27 arsa, 45 bina, bir dershane ve 5 yurdu bulunan ve Türkiye genelinde trilyonlarla ifade olunan gayrimenkul zengini Vakıf, fethullahçı organizasyonun medarı iftiharı konumunda. Kısaca, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, fethullahçı organizasyonun ekonomik kaynakları, müdahale olmadığı takdirde geometrik biçimde büyümektedir. Bu ekonomik kaynakların rasyonel bir öncelikle, özellikle de insan eğitiminde kullanılması, tehlikenin giderek büyümesine yol açmaktadır.

DİNSEL PLATFORMDAKİ SAVAŞIM

Özellikle Sami Selçuk’un ülke gerçeklerini yeterince yansıtmayan, ancak Bati’nin uzun süredir dayattığı reçeteyi yineleyen talihsiz beyanlarından olumlu yönde cesaretlenen fethullahçıların, geniş cephe taktiğine başvurdukları gözlemleniyor. Strateji değişikliklerinin gerekçesi ise şu açıklamaya dayanıyor: “Bu ülkede sokaktaki ‘İslâmcı’, ‘Kürtçü’, ‘dinci’, ‘vatan haini’ ve diğerleri, Avrupa Birliğine girmeyi, hem de bir 28 Şubat tarihinde girmeyi devlete yön veren güçten daha fazla istiyor”.

Devlete yön veren gücün Türk Silâhlı Kuvvetleri olduğunu bilmeyen yok. Demokrasinin ve ülke-ulus bütünlüğünün önünde en büyük tehlikeyi oluşturan basta fethullahçılar olmak üzere tüm şeriatçılar, bölücüler, sözde ilerici sosyalistler, dönek solcu olarak tanımlanan ikinci cumhuriyetçiler, ortak deyimleriyle Te Ce’ye karşı ittifak görünümündeler. Hem de demokrasi, barış, hoşgörü, insan hakları gibi evrensel değerlerin arkalarına alarak... Hatta o kadar ki, “devlete karşı islenen suçların affedilmesi ve olum cezasının kaldırılması; Doğu ve Güneydoğu bölgesinin yasam koşullarının düzeltilmesi” gibi talepleri içeren 49 demokrat (!) aydının (!) imzaladığı “Simdi Tam Zamanı Çağırıyoruz” baslıklı deklarasyona fethullahçılara acık destek veren isimlerin de katılması, Zaman gazetesinde önemli bir haber olarak yer alıyor.

Diğer imzacılara baktığınızda gözlerinize inanamıyorsunuz: Örneğin, Abdulmelik Fırat, Ahmet Türk, Ufuk Uras, Tarik Ziya Ekinci, Mehmet Altan, Gülay Göktürk ve diğerleri. Bir de, Zaman gazetesinin yakın zamana kadar Fethullah Gülen aleyhine yazdığı kitaplardan dolayı “komünist-ateist-bölücü” olarak afişe etmeye çalıştığı Faik Bulut. Kimi Kürt faşisti, kimi ikinci cumhuriyetçi, kimi İnsan -pardon PKK- Hakları Derneği yöneticisi, kimi sosyalist. İster istemez sorguluyorsunuz, nerede her fırsatta Türk milliyetçiliğini savunduğunu öne süren; Kürtçülere ve her turlu bölücülere, komünistlere, ateistlere karşı olduklarını açıklayan; şehit ailelerini her fırsatta istismar ile provoke eden; kendilerini modern alp-erenler olarak lanse ederek Türk sağını bunca yıl iğfale den fethullahçılar? Sonra fethullahçı olarak adlandırılan bu yapılanmanın, amacına ulaşabilmek için tipik makyevelist bir anlayış içinde, bırakın Papayla ya da Ortodoks Rum Patriğiyle, şeytanla bile işbirliği yapabileceğini kestirebiliyorsunuz...

İşte fethullahçıların sergilediği bu ahlâki düzey, dinsel platformda da kendini gösteriyor. Bugüne kadar, nurculuktan çıktıklarını ancak onu aştıklarını; tarikat olmadıklarını; olsa olsa “sivil toplum(cemaati)” olarak nitelendirilebileceklerini söyleyen fethullahçılar, Kıvrıkoğlu Paşa’nın son kararlılık demeci ile birlikte, Bediüzzaman olarak nitelendirdikleri şahsın risalelerine periyodiklerinde daha fazla atıfta bulunmaya başladılar. Bir başka ifadeyle takiyyeden vazgeçerek nurcu kimliklerine yeniden büründüler. Fethullahçıların siyasal koşulların değişmesi nedeniyle asıllarına dönmeleri, geniş cephe ya da sol literatürde “birleşik cephe” diye adlandırılan yeni taktiklerini engellemiyor, aksine güçlendiriyor. Örnegin, fethullahçılar,17 Eylül 1999 tarihli “Zaman”da çıkan “Bir Manevi Dinamik: Tunahan” başlıklı yazıyla, bugüne kadar yıldızlarının hiç barışmadığı bir düşman kardeşe, Şuleymancılar’a barış çubuğunu şu cümlelerle uzatıyorlar:

”Mücadelesinin önemini bugünlerde daha iyi kavrıyoruz. Bugünlerde, yani bastığımız toprak ayaklarımızın altından kayarken ve Kur’an eğitimine sınırlama getirilirken... O bu uğurda hayatini ortaya koydu ve bir omur mücadele verdi. Süleyman Hilmi Tunahan, temel manevi dinamiklerimizden. Onun gibi dinamikler bundanböyle gündemimizde daha fazla yer almalı. Onların mesajlarını şimdi, ruhların iyice hassaslaştığı şu günlerde daha iyi anlıyoruz. Manevi dinamiğin ne demek olduğunu da... Kocabir omur Kur’anı öğretmeye adandı. Bu uğurda çektiği sıkıntıların haddi hesabi yok. O kadarki arzu ettiği yere bile defnedilmesi engellendi. Naaşı polis zoruyla Karacaahmet Mezarlığına götürüldü... Kur’an eğitimine konan engeller ve bugünlerde dellenen toprak, onun gibi manevi dinamiklere olan ihtiyacı ortaya çıkarıyor...”.

Oysa biliyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti için kuruluşundan itibaren önemli bir tehdit oluşturmuş sahte din tüccarları: Said-i Kurdi, Şeyh Sait, Seyyit Abdülkadir, Kemal Pilavoğlu, Süleyman Hilmi Tunahan, Cemalettin Kaplan, M. Zahid Kotku ve onların günümüze kadar ulaşan çıkıntıları. Sadece, laik hukuk düzenine karşı değil, şeriatçı cephede egemenlik tesis için birbirleriyle de kavgaya tutuşmuşlar. Süleymancı, babası faraza nurcuysa cenaze namazına gitmemiş; Nakşibendi, kendi tarikatının hatta cemaatinin dışındakilere gerçek Müslüman gözüyle bakmamış; nurcu, Said-i Kurdi’nin şefaati (!) sayesinde cennette öncelikli yer alacağına inanmış; rufai, kadiri ve vücutlarına sis batırarak Allah katında ne denli makbul olduklarının provalarını yapmış...

Bunlar, İslâmiyeti kendi islerine geldiği gibi yorumlarken, hem Müslümanlar arasında fırkacılığa ve bölünmeye yol açmışlar, hem de çok yönlü inanılmaz bir sömürü mekanizması kurtararak milyonlarca saf ve cahil insanimizi kandırmışlar, sömürmüşler. Cahil insanlar da din tüccarı sahte şeyhlerini tabulaştırarak Allah’a şirk koştuklarının; devlete ihanet ettiklerinin farkına bile varmamışlar... Daha geçenlerde Nurcuların liderlerinden biri olan Mehmet Kutlular, fethullahçıların, yurtdışında –Alman Anayasa Koruma Örgütü (İç İstihbarat Servisi-BfV) destekli- Süleymancılara ve Milli Görüşçülere karşı Türk Devleti tarafından kullanıldığını belirtirken; istihbaratçı nurcuların fethullahçı cemaate katıldıklarını, kendilerinin bu duruma alet olmadıklarını ima ediyordu.

Şimdi, aynı fethullahçılar, düne kadar yerin dibine batırdıkları Süleyman Hilmi Tunahan’ın olum yıl dönümünde bugün övgüler düzmektedirler. Bunun adi riyakârlık ve de hiç şüphesiz ahlâksızlıktır. Bugün Süleyman Hilmi Tunahan’ın torununa ve Kemal Kacar’a uzatılan barış çubuğu, yarınsa Haydar Baş’a, Abdulkadir Şaşmaz’a, Esad Cosan’a, Musa Topbaş’a, Enver Ören’e, Ali Yüksel’e, Necmeddin Erbakan’a, Mehmet Fırıncı’ya, Cüppeli Ahmet’e, Nazım Kıbrisi’ye, Mehmet Kutlular’a, Mehmet Kırkıncı’ya, Muhammed Sıddık Dursun’a, Metin Kaplan’a, İzzettin Yıldırım’a, Mehmet Kurdoğlu’na Ramazan Yılmaz’a, Ali Kalkancı’ya, Müslüm Gündüz’e ve diğer çıkıntılara uzatılabilecektir. Fethullahçı organizasyonun makyavelist yaklaşımı dış ilişkilere de yansıdığında Türkiye Cumhuriyeti, 76 yıllık tarihi boyunca karşılaştığı en büyük tehdit odağı ile var olma savaşına girmek zorunda kalacaktır. Bugün, A.B.D. güdümüne giren, yarin çıkarları gerekiyorsa pekalâ Almanya, İngiltere, İran, Suudi Arabistan, hatta Libya ya da bir başka ülkenin güdümüne girebilir. Buna hiç kuşku yok...

Başta fethullahçılar olmak üzere, halk tabiriyle “birbirinin gözünü çıkarmaya hazır” diğer tarikat ve radikal yapılanmaların, ortak çıkarları çerçevesinde bütünleşme tehlikesine karşı alınabilecek en etkili önlem, halkın bilgilendirilerek aydınlatılmasıdır. Bu işin öncülüğünü hiç şüphesiz ki Diyanet İşleri Başkanlığı yapacak; İlâhiyat Fakültelerindeki gerçek bilim adamları da katkıda bulunacaktır. Oysaki, Anayasal bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı asli görevini yerine getirmekten uzun yıllardan bu yana korkuyla kaçınmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şanssızlığı ve de eksikliği, devletine sahip çıkacak cesarete ve kişiliğe sahip yeterli vatansever din görevlilerinin yetiştirilememiş olmasıdır.

Cumhuriyet yönetimi altında irticai faaliyetlerin 76 yıldan bu yana sürmek teolduğunu; tarikat ve radikal İslâmi grupların gerçek dinde yeri olmadığını en iyi bilen Diyanet İşleri Başkanları, bugüne kadar dengelerin bozulmasından korktuklarından, tarikat ve benzeri yapılanmaların üzerine gidememişlerdir. Örneğin, Süleymancılar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın atadığı imamların (İmam Hatipli ve de İlâhiyat mezunları dahil) arkasında namaz kılmayı öteden beri reddetmekte; el koydukları camilere atanan din görevlilerini kaçırtmak için de alenen dövmektedirler. Ayni şekilde, sözde Diyanetin denetimine rağmen, 800’ün üzerinde Kur’an Kursu ve Pansiyonu ile adeta bir dokunulmazlık zırhı içinde körpe beyinleri Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine yıkamaya devam etmektedirler. Fethullahçılar, devletin dinden elini çekmesini isteyerek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını dillendirmektedirler. Nakşîler camilerini ayırmışlardır. Milyonlarca saf-dindar insanimiz, bu odakların elinde dinine ve devletine karşı yabancılaştırılmaktadır. Bütün bu dinsel yapılanmalara ve ihanetlere karşı suskun kalan hali hazırdaki Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz, Fethullah Gülen’in İslâm Temsilcisi sıfatıyla Papa ile görüşmesini bile tepkisiz-yutkunarak seyretmekle yetinmiştir.

Camiler kışla, minareler süngü, müminler devletine karşı düşman neferi, İmam Hatip Liseleri ve İlâhiyat Fakülteleri şeriatçı yapılanmaların on bahçesi olurken, en az türedi şeyhler kadar cesaret ve basiret gösteremeyen Sayın Yılmaz, ulusumuzun kendilerine gösterdiği saygıyı hak etmemektedir. Tıpkı, Börekçizade Rıfat Efendi’den sonra gelen, -islerinde ehil de olsalar- devletine ve rejimine gereğince sahip çıkamayan, tarikatlarla açıktan açığa mücadele edemeyen diğer “ürkek” Diyanet İşleri Başkanlarının da saygıyı hak etmedikleri gibi: Topu topu sadece 1960’li yılların basında Nurcuların dindışı eylem ve söylemlerini ortaya koyan bir kitapçık yayınlanmış; birde 12 Eylül döneminde Süleymancıların oluşturduğu tehditle ilgili olarak talep üzerine Milli Güvenlik Konseyi’ne bir rapor sunulmuş, hepsi o kadar. Şimdiki Başkanın tarikatlarla ilgili kamuoyuna mal olmuş bir mücadele programı yok. Merkezi vaazlarda, hutbelerde bu konuya yer verileceğine ilişkin bir bilgiye de rastlanmıyor. Oldukça yetişmiş bir psikolojik mücadele uzmanını danışman kadrosuna istihdam etmiş olsa da kendisinden yeterince yararlanamadığı anlaşılıyor.

Yaygın bir izleyici kitlesine sahip olmayan bir televizyonda (BRT) çıkıp da:

“Tarikatlara gerek yok.... Geçmişte tarikat dünya sevgisini bırakmaktı. Şimdi bakıyoruz, cemaat haline gelmiş tarikatlar her turlu konfor içinde, zevk ve sefa içinde. Dini bilmeyen, cehalet içinde yüzen insanlar şeyhlik postuna oturmuşlardır. Dini samimi olarak, birey olarak yasayan insanları ayırt ediyorum. Dini öğrenmek isteyen herkes dini yasayabilir. Allah ile kul arasına kimse giremez. Dini yasamak için tarikatlara gerek yok, zorunluluk yok... İbadette yeter ki samimi ol, bunlar olay çıkarmak dinle devleti, milleti, cumhuriyeti karşı karşıya getirmek istiyorlar. Oynanan oyun budur. Kimse Cumhuriyetle İslâmiyeti karşı karşıya getirmesin” demesi yeterli olmuyor.

Sayın Diyanet İşleri Başkanı’nın yüreklilikle çıkıp “bunlar”ın kim olduklarını, din dışı uygulama örnekleriyle birlikte, tüm kitle iletişim araçlarından yararlanarak sürekli bir biçimde açıklaması gerekiyor. Açıklayamadığı için her yıl yüz binlerce saf insanimiz bu din tâcirlerinin ağına düşüyor; Diyanete bağlı camilerdeki cemaat sayısı da buna bağlı olarak sürekli azalıyor. Diyanetin asli görevi kuşkusuz sadece camilere din görevlisi atayıp vakit namazlarını eda ettirmekten ibaret değil. Sayın Başkanın Diyanet kadrosundaki ya da yurtdışındaki örgütlü Süleymancı, Kaplancı, Milli Görüşçü gibi yapılanmalara karşı verdiği mücadele olması gerekenin çok ama çok gerisinde.

Bu açıdan önünde iki seçenekten birini seçmek durumunda: Ya acizliğini kabullenerek istifa edecek veya görevden alınmayı bekleyecek, ya da Börekçizade’den sonra hiçbir Diyanet İşler Başkanı’nın yapamadığını yaparak halkıyla ve devletiyle bütünleşerek şeriatçı yapılanmalara karşı açıktan mücadele edecektir. Bu ikinci tercih, sadece sorumlu, vatansever bir bürokrat için değil, temsil ettiği kitleler için Allah’a karşı da bir borçtur, yükümlülüktür. Sayın Mehmet Nuri Yılmaz ve bu göreve getirilenler bu ülkede en az Fethullah Gülenler kadar cesur ve kararlı olmadırlar; yaygın dinsel eğitimi ve halkla ilişkileri Fethullah Gülenlerden daha iyi yürütmelidir, derken ne kendisine ne de makamına haksizlik etmiş sayılmıyoruz...

FETHULLAHÇI YAPILANMANIN HRİSTİYAN VE YAHUDİ DESTEKÇİLERİ

Fethullahçıların en büyük ortak hayali, Fethullah Gulen’in vatanına tıpkı Ayetullah Humeyni gibi dönmesi ve hemen iktidar koltuğuna oturması. Kendisini kurbanlar keserek karşılamak istiyorlar. Kaset olayından sonra “çözülen” fethullahçıların söylemlerine göre, cemaat üyeleri, Fethullah Gülen’in idamla yargılanabileceğini ihtimal görmekle birlikte, infazın söz konusu olmayacağında hemfikirler. Malûm iç ve dış desteklerine güveniyorlar. En çok da Hıristiyan Dünyasının (Katolik ve Ortodoks) ve Musevilerin tepki göstereceğinden eminler. Kayıtsız şartsız desteğinden emin oldukları yabancı ruhaniler ise şunlar: Papa II.Jean Paul ile en önemli yardımcısı Kardinal Francis Arenzi (Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı), New Yok Başpiskoposu Kardinal John O’Connor, A.B.D. Katolik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sidney Griffith, Prof. Dr. Dale Eickelman, Dr. Thomas Walsh, Neil Albert Salonen, Richard Rubinstein, İsrail Hahambaşısı Dahsi Doron, Fener Rum Patriği Bartholomeos. Fethullahçılara göre A.B.D. yönetiminin garantili güvence verdiği Hıristiyan ve Musevi ruhanileri, İslam Dünyasında muhatap olarak yalnızca kendilerini tanıyorlar ve dayanışma gösteriyorlar.

Fethullahçıların bu işbirliği ve dayanışma ya da tâbiyet konuda hiç de abartma yapmadıklarına ilişkin iki örneği son günlerde yasamış bulunuyoruz. Örneğin, Türkiye Katolik Cemaatleri Ruhani Reisler Kurulu Genel Sekreteri Monsenyör Georges Marovitch, sanki üzerine düsen vazifeymiş gibi, 20 Eylül 1999’da yaptığı bir açıklamayla Fethullah Gülen’in Nobel Barış Ödülü’ne lâyık olduğunu açıklamış ve kendisine övgüler yağdırmıştır. Ertesi günü de, Fethullahçı “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın İstanbul’da Cemal Reşit Rey Salonu’nda düzenlediği “Birlikte Yasama Sanatı Hoşgörü 700 Sempozyumu”na, Türkiye’deki fethullahçıların ve yandaşlarının ve de muhiplerinin yanı sıra, Türklere düşmanlığı ile anılan Fener Rum Patriği Bartholomeos, Katolik Cemaati Ruhani Reisler Kurulu Başkanı Lui Pelatre, Genel Sekreteri Georges Marovitch, Musevi Hahambaşı Vekili İshak Haleva, Salom Gazetesi yazarı Yusuf Altıntaş, Ermeni Patriği Temsilcisi Kirkor Damatyan, Süryani Cemaati Temsilcisi Dr. Ayhan Başaranlar katılarak söz ile yoğun alkış almışlardır.

Fethullahçıların en büyük korkuları şu: Fethullah Gülen, kalp hastası, seker ve sekere bağlı göz rahatsızlığı ile yüksek tansiyon hastası. Türkiye’ye döndüğünde, tedavisine ilişkin ciddi kuşkuları ve endişeleri var. Örneğin, Türk Askeri Doktorlarına güvenmiyorlar. Korktuğundan değil, sırf bu nedenle A.B.D.’nde beklemeyi tercih ettiğini ifade ediyorlar. İçlerindeki tek teselli verici umut, “donuşunun muhteşem olması”, yani doğrudan iktidar koltuğuna oturması... Tabii ki saçma bir umut ama şeyhlerini “Dünya İmamı” statüsüne lâyık görenlerin umutlarına engel olmak da kesinlikle mümkün değil... Bugünlerde, Fethullah Gülen’in sağlık durumuna ilişkin çelişkili haberlerin gelmesi, yapılanmanın basına vekil olarak kimin gececesine ilişkin tahminlerin yürütülmesine yol acıyor.

Bilindiği gibi, Fethullah’ın A.B.D.’ye kaçmasından(pardon tedaviye gitmesinden-N.H.) sonra, organizasyonu ayakta tutan himmet paralarında oldukça hissedilir bir azalmanın olduğu hiç kimsenin meçhulü değil. Organizasyon, özellikle medya bölümünde çalışanlara zaman zaman maaş ödemekte bile zorlanıyor. Yurt içinde organizasyondan kadrolu olarak maaş alan personelin (İstişare Grubu, Coğrafi Bölge İmamları, ülke-Bölge-İl-İlçe İmamları, Semt-Mahalle İmamları, Ev İmamları -Yurt müdürleri ve yardımcıları ile ışık evleri sorumluları-, Danışmanlar, Ser rehberler, Belletmenler, Okul-Dershane-Kurs Mudur ve yardımcıları, öğretmenler, yabancı personel, müstahdemler, teknik elemanlar, medya çalışanları, sağlık personeli -doktorlar, hemşireler, yardımcı sağlık personeli-, organizasyona dahil vakıf, dernek ve aracı kuruluşların yönetici ve çalışanları) yanı sıra yurtdışındaki temsilcilere, okul mudur ve yardımcılarına, yerel öğretmen ve personele, kuryelere, okulların bakımını sağlayan teknik personele de muntazaman her ay maaş ödeniyor. Ancak kaç kişiye maaş ödendiğine ilişkin bilgiler net bir rakamı ifade etmese de birbirine yakın. En az 50.000 maaş alan personelden söz ediliyor. Hali vakti yerinde olup da maaş talep etmeyen, emekle katkıda bulunan gönüllülerin sayısı bu rakama dahil değil.

Yurt içinde ve dışında bağışlanan ya da satın alınan gayrimenkullerin yanı sıra kiralanan binlerce gayrimenkulün aylık isletme harcamaları (kira, bakim, elektrik, şu, ısınma, telefon, teknik ekipman, laboratuar ekipmanı, yatakhane-yemekhane ekipmanı, temizlik, sağlık ekipmanı vb.), ulaşım giderleri (taşıma araçları alimi, yakıt ve bakim-onarım giderleri, uçak biletleri vb.), yiyecek-içecek, sosyal ve kültürel etkinlik masrafları dikkate alındığında, fethullahçı organizasyonun ortalama aylık giderinin 1999 yılı rakamlarıyla en az 25-35.000.000.000.000TL (25-35 trilyon TL) arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu aylık harcama tutarı, organizasyonun 25 milyar dolar ifade edilen ana sermayesine, yıllık ortalama 600 trilyon TL olarak ifade edilen ciroya ve de gerçek miktarı saptanamayan himmet gelirlerine vurulduğunda öylesine önemli bir rakam olarak değerlendirilmiyor. Ancak, dış yardımların kesilmesinin, himmet paralarındaki azalmanın kronikleşmesi durumunda bu saadet zincirinin kopmasının ve organizasyonun paramparça olmasının kaçınılmazlığına dikkat çekiliyor. Kısaca, Fethullah Gülen’in yokluğu, organizasyonun yumuşak karnını oluşturan para musluğunun başında “mutemet” ellerin olmasını gerekli kılıyor.

FETHULLAHÇI YAPILANMANIN VARİSLERİ

İşte, Fethullah Gülen’in boşluğunu dolduracak adayların şu sıralarda yeniden gündeme gelmesinin nedeni bu. Ancak, Fethullah Gülen henüz sağken, yakın çevresinden hiç kimsenin vekâleten bile olsa adaylığını ilân etme “cüretini” ve “hürmetsizliğini” göstermesi beklenmiyor. Ancak, yine de örtülü kulis çalışmaları kapsamında bazı isimlerin daha sik telâffuzu ve bu isimlere daha çok ve daha özel saygı gösterilmesi biçiminde bir ayrışmaya gidiliyor. Bu ayrışma sonunda açığa çıkan isimler ve bu isimlerle ilgili yorumlar, meslek grupları ve kişiler acısından en şanssızdan en şanslıya doğru söyle: Öğretim üyelerinin hiç sansı bulunmuyor.

Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Kurucu Heyeti ve Yönetim Kurulu ile Abant Toplantılarına katılanlar içinde yer alan, kamuoyunca isimleri bilinen akademisyenlere şans verilmemesinin nedeni şu: Vârisin mutlaka ve mutlaka risale-i nurları hatmetmiş, bir başka ifadeyle nur mekteplerinin rahle-i tedrisinden geçmiş olması gerekiyor. Bu olmazsa olmaz türünden bir koşul. İhsan Kalkavan, Mehmet Emin Hasırcılar, Sadık Pishan, Tahsin Tekoğlu, Ömer Faruk ve Selçuk Barksan, Asım Ülker, Mustafa Kavurmacı, Naci Altınbüken, Abdulkadir Konukoğlu, Rıza Nur Meral, Mustafa Kahraman, Ünal Kabaca gibi işadamları arasında ön plana çıkan tek isim İlhan İşbilen. Hocaefendi (!) ile geçmişe dayalı bir hukuku olduğu söyleniyor. Fethullah Gülen’in adi geçene gösterdiği ilgi ve saygı, cemaati de bu yönde etkilemekle birlikte en önemli dezavantajı risale-i nur eğitiminin “kifayetsiz” olması.

Organizasyonun lokomotifi sayılan Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nda yurt müdürlüğünden mütevelli heyet başkanlığına kadar yükselip deneyim kazanan, sonra da fethullahçı medyanın oluşturulmasında tüm sorumluluğu tek başına üstlenen İlhan İşbilen, Fethullah Gülen ile Vatikan’a gittikten sonra şu sıralarda ortalarda görünmemeye başladı. Otoriter ama agresif kişilik yapısı ile “toparlayıcı” olamayacağı konuşuluyor.Harun Tokak için “seviyeli ama karizma sahibi olamaz” değerlendirmesi yapılırken, Ömer Okçu için “menfaatini bilen küçük esnaf ”, Alaattin Kaya için “hocaefendiyi muhbir olarak deşifre ettiği için gözden düştü”, İsmail Büyükçelebi içinse “kişisel hırsı olmayan, politikadan anlamayan,dünya gerçeklerinden kopuk sade bir hayat yasayan samimi bir mütedeyyin, iyi bir hatip” değerlendirmeleri yapılıyor. Geriye bir tek aday kalıyor: Abdullah Aymaz, takma adıyla İsmail Yediler.

Fethullah Gülen’in en sevdiği, güvendiği ve bilinçli olarak ileriye hazırladığı öğrencisi. Ancak, Erzurumlu değil Kütahyalı). Çocuk yaslarından itibaren hep Fethullah Gülen’in yanında olduğu; risale-i nurları en iyi tefsir edecek seviyede bulunduğu; dünyayı öğrenmesi için bizzat Gülen tarafından A.B.D. ve Avustralya’ya gönderildiği kaydediliyor. Zaman gazetesinin New York Temsilciliğinin yanı sıra, Avustralya’da cemaat oluşturulması ve okul açılmasında önemli rol oynayan Aymaz, sosyal yönü gelişmiş; dengeli halkla ilişkiler yürütebilen, iyi yabancı dil bilen biri olarak da nitelendiriliyor. Abdullah Aymaz’ın Patrik Bartholomeos’un yanı sıra A.B.D.’ndeki Yunan lobisi ile dirsek temasında olduğuna ilişkin haberler hâlâ hatırlarda. Özellikle de Yunan asilli Andrew Manatos’un A.B.D. üst düzey yöneticilerine gönderdiği Abdullah Aymaz için yardim talep ettiği mektup, Türk Basınında da yer almıştı.

Abdullah Aymaz’ın, Türkiye karşıtı senaryolar hazırladığı bilinen “Barış Etüdleri Enstitüsü”nün yanı sıra, Henry Barkey, Graham Fuller gibi unlu C.I.A. elemanları ile olan temasları da Zaman gazetesi tarafından “gazeteci kimliğinin gereği” olarak değerlendirilmiş ve tekzip yoluna gidilmemişti. İste, A.B.D.’nin en ilgili makamları ve en ilgili yetkilileri ile görüşme tecrübesine sahip; Yunanlılarla pervasızca dayanışma içine girebilen; batıyı tanıyan ve iyi yabancı dil bilen; eğitimcilik ve gazetecilik tecrübesi olan; halen Zaman Gazetesinin Genel Yayın Müdürlüğü’nün yanı sıra köse yazarlığı da yapan; dinlerarası hoşgörü adına organizasyonun Katolik, Ortodoks ve Musevi Dünyası ile ilişkilerini kotaran; kati ve ödünsüz bir nurcu: Abdullah Aymaz...

Fethullahçılara göre, ileride uzlaşmayı kabul etmeyen yaşlı ve sorunlu-huysuz nur cemaati liderlerinin (Mehmet Kutlular, Mehmet Kırkıncı, Muhammed Sıddık Dursun, İzzettin Yıldırım, Mehmet Kurdoğlu vd.) bu fani hayattan ayrılmalarından sonra tüm Nur cemaatlerini tek çatı altında toplayacak kişi, ancak Fethullah Gülen ya da gıybetinde Abdullah Aymaz olabilir, deniliyor. Ancak, öte yandan Fethullah Gülen, daha henüz hayattayken yerine vekil gösteremeyeceğini, bunun dinen çok ağır bir sorumluluk getirdiğini, kendisinin bu manevi yükü kaldırmaya hazır olmadığını da ifade etmeyi ihmal etmiyor. Bir başka ifadeyle yerini en sevdiğine bile bırakmaya niyeti yok...

HENÜZ BELİRSİZ VARİS ABDULLAH AYMAZ’IN AYMAZLIK DÜZEYİ

Büyük bir olasılıkla, Fethullah Gülen’den sonra organizasyonun basına geçecek olan Abdullah Aymaz’ı, tanımanın, kapasitesini, bilimden ne anladığını, en basit ve doğal olayları yorumlama düzeyini, Türkçe dil bilgisini, belki biraz da zekâ katsayısını, dinsel megalomanisinin olup olmadığını ve benzeri özelliklerini saptamanın en kestirme yolu, hiç şüphesiz yazdıklarını okumaktan geçmektedir. Bu en “seçkin” fethullahçının yazdıklarının çoğunluğu, Said Nursi’den yaptığı sadeleştirilmemiş alıntılardan oluşmakta, kendisi sadece bazen konuyla hiç ilgisi olmayan küçük yorumlar eklemekle yetinmektedir.

Bu arada organizasyona bağlı Nil yayınları arasında “Sen Yusuf musun?” adlı çok “anlamlı” ve “yüksek düzey ürünü” bir kitabi da yayınlanan bu geleceğin fethullahçı organizasyon lider aday-adayının rasgele seçilmiş orijinal yorumlarından bazıları (aynen):

“Yine Bediüzzaman Hazretleri, insanin üzerinde hukuku olanların sırasını anlatırken sağ elini uzatıp söyle demiştir: ‘Baş parmak hukukullah, işaret parmak hukuk-i Resulullah, orta parmak hukuk-i üstad, yüzük parmak hukuk-i valide, küçük parmak hukuk-i peder’. Dikkat edilirse, üstadın yani öğretmenin, hocanın hakkının hemen ön sıralarda olduğu böylece tespit edilmiş oluyor”. “Ağlayışlarımız bir duaya dönerek arşı ihtizaza getirirse ümit ediyorum ki, afatlar durur; seyyiatimiz hasenata tebdil edilir ve makus talihimiz değiştirilerek önümüze hayırlı ve engin ufuklar açılır”.

“1968 Fırtınası Türkiye’de eserken, gerek bizim öğrenciliğimiz yıllarında gerekse ondan sonra devam eden dönemde durmadan gençliğin kalp ve kafasına şüphe ve tereddütler ekildi. Maalesef inkâr zakkumları da yetiştirildi. Arkasından anarşi ve terör, eğitim yuvalarımızın ve bütün ülkemizin kabuğu haline geldi. O zamanlar bilhassa Albert Camus gibi inkârcı yazarların kitaplarını okumak moda haline getirilmişti; gençler harıl harıl onları okuyor ve inançları onlardan edindikleri vesveseleri, şeytani bir plan ve sinsi bir organize ile yaygın hale getiriyorlardı. Bilhassa Veba romanı çok meşhurdu. İşte o dönemde bu zehirli düşüncelere karşı bizler panzehiri Risale-i Nur Külliyatı’nda buluyorduk. Bu bakımdan bela ve musibetlerin hikmetleri hakkında sadece 14. Söz’ün Zeyli değil, bütün külliyata yayılan hakikatler dertlerimize deva oluyordu”.

“Sorulara başlanmadan önce şunlar ifade edilmiş: (Manevi ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüzi suale karşı, yine manevi ihtar yardımıyla cevaplar kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız içmalen kısacık yazılacak.... Evet, Sodom ve Gomore’yi mahveden günahlar ve benzerleri bu günlerde belki bazı şahısların organizesi altında yapılıyor, ama medyanın büyük bir kısmı farkına varmadan bunları popüler hale getiriyor, insanların çoğu da bunları tepkisizce okumak ve izlemekle bunları desteklemiş oluyorsa, iste fiilen olmasa bile iltizamen veya ilhaken iştirak etmiş olurlar. Ayni şekilde devlete ve devlet menfaatlerine rağmen bazıları yanlış yönlendirmelerle bir milleti zorla‘Hem Allah’ına hem Peygamberine karşı asi vaziyetine’ sokarlarsa yine ayni şeyi yapmış olurlar”.

“Yıl 2044. Sızıntı’nın kapaklarını süsleyen feza şehirleri, artık bilim-kurgu turu hayaller olmaktan çıkmış. Otuz yıl önce hayal bile edilemeyen gelişmeler yaşanıyor. O zamanlar emeklemekte olan ilim, simdi maratonunu yarılamış durumda. Aymaz Feza Şehri’nden Ali ile Akyüz Beldesi’nden Abdullah, Cuma namazını Ay’da eda etmek için sözleşmişler. Randevuları uzayda gerçekleşiyor. Mudakkik delikanlılar, gerçekten çok dakik. Ne de olsa zamanın esrarını keşfetmişler. Selâmlaşma ve kısa ve samimi bir hal hatır sorduktan sonra Ali söze başlıyor: ’Dün Merkez ’deki sunucuyla bağlantımda Mesnevi-i Nuriye’ deki ‘Harici ve Zihni Hakikatler’ bahsiyle alâkalı çok enteresan bir şerhe rastladım. Abdullah: Evet, o bahsi hatırladım. 11. Mesnevi hatmimizde, bu mevzuda çok feyizli bir kognitif intikal ve epistemik keşf tecrübe etmiştik, değil mi? Ali: Evet, biinayetillah. İşte o orijinal yorumu, hususi hiper-metnime ilâve ettim. İnşaallah bu mevzuda bir makale hazırlayıp Kulli-Net’e göndermeyi düşünüyoruz. Abdullah: ‘Ortak literatür sunucusu’nda bir tarama yapmakta fayda var. Burada mutalâa edilmesi gereken müşterek bir külliyat oluştu. Ali: Evet. Ruhumuzun heykeli ikame edilmeye başlandığından bu yana, samimi sanatçıların hazırladıkları belgeselleri, hologramlarla seyretmek, o zamanı bizzat yasıyormuş hissini veriyor. Farazi ortamın bu kadar gelişeceği düşünülmüyordu, değil mi? Abdullah: Daha çok şey düşünülmüyordu , maalesef. Ruh mimari, ‘riyazi düşünce’ üzerinde tahsidat yaparken fenada fani olan insancıkların holistik nazarlarını ve sosyal ferasetlerini dumura uğratmaları çok acı ve ibretli gerçekten. Üstad’ın ‘bedbaht’ diye adlandırdığı kitleye bunları da dahil edebiliriz belki de. Ali: Evet, niyetlerini saflaştırmayanların talihli oldukları söylenemez. Abdullah: Birazdan Ay üssüne ineceğiz. Namazdan sonra tesbihatı yeni açılan tefekkür merkezinde yaparız. Ali: Cevsen’i de meteor yağmurunu seyrederken okuruz. Abdullah: İnşaallah. Kemerleri bağla, iniyoruz”.


Yorumsuz birkaç alıntı, varis aday-adayı Abdullah Aymaz hakkında mutlaka bir fikir veriyor. En iyisi ve en seçkini buysa... diyorsunuz ve cümlenin gerisini lütfen siz tamamlıyorsunuz...

SONUÇ

(A.B.D. Modeli-Öngörüleri ve Fethullahçı Yapılanmanın Yok edilmesi – Önlem Önerileri):

A.B.D.’ni yönetenlerin, gerek kendi ülkelerindeki ve gerekse Asya, Avrupa ülkelerindeki tarikatlara yönelik olarak geliştirdikleri bir model söz konuşu. Modelin amacı, tarikatları, birer sivil toplum örgütü, gönüllü kuruluş (N.G.O.) olarak yeniden yapılandırmak; mevcut düzene karşı uysallaştırmak. Kısaca böyle özetlemek mümkün. Her şeyden önce yapılanmanın bir sistematiği var. Öncelikle bireyin toplumsallaşması ile başlatılan süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi bireyi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler, eğitim, sağlık, teknolojiye dayalı iletişim kanalları, ekonomi, politika ve kültürel gereksinimleri karşılıyor. Tüm bu çevreleri de kuşatan ve kendi inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan bu toplumsal yapıya işlevsellik kazandırılması, siyasal erkte yani devlet yönetiminde de bir uzlaşmayı ya da paylaşmayı gerekli kılıyor.

Fethullahçıların bu modele uydurulmaya çalışılmasının yarattığı problemlerin temelinde, gerek Türk Toplumunun ve gerekse İslâmiyetin baskın karakterlerinin farklılığı yatıyor. Batıda, mevcut tarikatlar ve benzeri dinsel yapılanmalar içinde devleti ele geçirmeye, siyasal rejimi değiştirmeye yönelik örnekler marjinal kabul ediliyor. Siyasal İslâmın kendi kurallarına göre devlete tümüyle egemen olması esas; toplumsal bir uzlaşı ve egemenliğin demokratik çerçevede paylaşımı söz konusu değil. Fethullahçılar, diğer şeriatçı yapılanmalar gibi, demokrasi ve özgürlük istiyorlar ama sadece kendileri ve kendileri gibi düşünenler için. İktidara giden yolun önce insana yapılan yatırımdan geçtiğinin; bir sonraki aşamada da toplumsal yaşamı düzenleyen “mülkiye ve adliye”nin ele geçirilmesinin en son aşamada da devletin ele geçirilmesinin bulunduğunu bizzat Fethullah Gülen ima ile ifade ediyor.

Kısaca, A.B.D.’nin Washington’dan biçtiği yeni model gömlek, Mormon, Moon, Scientology gibi tarikatlara uyarken, Talibanlardan fethullahçılara kadar uzanan siyasal İslâmcı yapılanmalara ise doğalarının gereği çok dar geliyor ve bir şekilde bir süre idare ettikten sonra patlıyor; sonra da fethullahçı örneğinde öldüğü gibi o ülkeye toplumsal irin yayılıyor... İşin aslına bakılırsa A.B.D.’nin Avrupa ve Asya tarikatlarına öngördüğü model, bazı hallerde kendi tarikatlarına da uymuyor. Ancak, A.B.D., kendi kamu güvenliğine yönelik farklı bir yapılanmayı legal bir biçimde kontrol altına alacağı yerde, Davidian tarikatı örneğinde olduğu gibi, liderinden en küçük ferdine (bebeklere) kadar yakarak yok ediyor; bir başka ifadeyle sorunu en radikal biçimde çözümlüyor. Ama ayni A.B.D., Türkiye’de Refah Partisi’nin kapatılmasından,İstanbul eski belediye Başkanı’nın görevden alınmasına kadar pek çok örnekte, hem de yargıya müdahale pahasına saygısızca karışabiliyor. Hiç şüphesiz, bu çelişkinin yeri geldiğinde hatırlatılması gerekiyor... Fethullahçı suç organizasyonu A.B.D.’den, Süleymancılar, Milli Görüşçüler-Nakşibendiler Almanya’dan, yine Nakşibendilerin bir bolumu İngiltere’den ve Suudi Arabistan’dan, Hizbullahçılar İran’dan yönlendirilirken, Türk Devleti, soruna tek tek lokal çözümler aramak yerine bir mücadele sistematiği oluşturmak; buna uygun stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor.

Bu tür şeriatçı, bölücü ve benzeri marjinal yapılanmalarla mücadelede yapılması gerekenlere ilişkin birkaç somut öneri:

1.
Almanya’da olduğu gibi, bir “Anayasayı Koruma Kurumu” mutlaka oluşturulmalıdır. Bütçesi, siyasal baskı olasılıklarına karşı “Örtülü Ödenek” bünyesinde oluşturulan; kendi kadrosunda alanında uzmanlaşmış personeli (tarihçileri, ilâhiyatçıları, sosyologları, psikologları, psikolojik savaş teknisyenlerini, reklâmcıları, basın ve halkla ilişkiler uzmanları, hukukçuları,siyaset bilimcileri, bilgi-işlemcileri, stratejistleri, askeri danışmanları, kendi kolluk görevlileri, hizmet içi eğitimcileri vb.) bünyesinde bulunduran ve de Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, M.G.K., Milli Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, M.I.T., Emniyet Genel Müdürlüğü, D.G.M., Valilikler ve diğer ilgili birimler ile koordinasyonu sağlayacak -yasal yaptırım gücü olan- yapılanmayı içerecek böyle bir Anayasal Kurumun kurulması kaçınılmaz bir gereklilik halini almıştır. Kritik görevlere yapılacak atamalarda, bu kurumun onayı, yasal zorunluluk haline getirilmelidir. Böyle bir kurum, Türk Devleti’nin kendisini savunma mekanizmasını, hukuk sistemi içinde çalıştırmasına olanak sağlarken, mevcut hukuk sisteminde olası bir zaafa da yol açmayacaktır. Böylece, Almanya, A.B.D., İngiltere ya da diğer Batılı ülkelerde olduğu gibi, hangi siyasal parti iktidara gelirse gelsin, devletin temel politikaları değişmeyecek; siyasal rejimin değiştirilmesi riski söz konusu bile olmayacaktır. Bu suretle ülkemizde istismara açık demokrasi ve laiklik tartışmaları da büyük ölçüde sona erecektir.

2. Kısa vadede ise, Milli Eğitim Bakanlığı’nın İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri ile İl ve İlçe Müftüleri başlangıç olmak üzere, kritik görevlerdeki tüm devlet personelinin aşamalı olarak Milli Güvenlik Akademisi’nde hizmet içi kursa alınmaları sağlanmalıdır. Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde yeni bir yapılanma ile İrtica Daire Başkanlığı kurulmalıdır. Bu dairenin nitelikli personeline devlete bağlılığını kanıtlamış, İslâm dışı şeriatçı yapılanmalar konuşunda uzman, dinsel terminolojiye hâkim, tercihen Arapça ve Farsça bilen İlâhiyat mezunları da dâhil edilmelidir.

3. Gerek Türk Silâhlı Kuvvetleri ve gerekse Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde şeriatçılık konuşunda uzmanlaşmış personelden azami faydayı sağlamak için, kışla-karargâh ya da bölge atamalarında, önceden olduğu gibi aynı ihtisas görevinde devamları sağlanmalıdır.

4. Ama önce ve de öncelikle, bir kararlılık göstergesi olarak eskilerin deyimiyle -ibret-i âlem olsun diye- fethullahçı organizasyon dağıtılmalıdır...

Dr. Necip HABLEMİTOĞLU
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 11695
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: Necip HABLEMİTOĞLU

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x