Din ve Siyaset Üzerinde Düşünceler / E. Fuat TEKÇE

Din ve Siyaset Üzerinde Düşünceler / E. Fuat TEKÇE

İletigönderen Oğuz Kağan » Pzt Eyl 23, 2013 12:09

Din ve Siyaset Üzerinde Düşünceler -I-

Çetin, iddialı ve Türkiye’de çok duyarlı bir konu! Üzerinde açıklıkla pek konuşulamaz. Konuşana kimi çevrelerde iyi gözle bakmazlar. Hatta konuşan ‘kâfir’ damgası bile yiyebilir! Hele de kimi zaman sinsi, kimi zaman da açık Cumhuriyet karşıtı eylemler ile bu karşıtlık bağlamında dini kendi tekelinde sanan cahil ve kaba saba yobazlığın alıp yürüdüğü şu son on yıllarda.

Fakat değil mi ki ATATÜRK’ ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür,” olarak görmek istediği Cumhuriyet kuşaklarının ilkindenim, o kuşakta doğdum ve o kuşak içinde büyüdüm, o hâlde Cenab-ı Allah ve O'nun adları, kitapları ve peygamberleri, îman, ibadet, Kâbe, cami gibi kutsalların en kutsalı olan din olgusu Türkiye’de iktidar, ikbal ve bunların dünyasal nimetleri uğrunda sıkça siyasete araç edildiği için sıradan bir vatandaş olarak bu konuda düşündüklerimi yazacağım!

Ne ilâhiyat okudum, ne de imam hatipliyim. Dolayısıyla, insan düşünür ve yazarken etki altında kalmıyor. Abartıdan uzak sade ama derin inancım sağlamdır. Ancak, iman ve inanca koşut olarak aklımı da kullanırım. Esasen yaşım kadar kuşağım itibariyle de bundan gayrısı olamaz!

Başka bir ebeveynden başka bir ülkede dünyaya gelebilir, sonuçta milliyeti, dili, dini ve kültürü başka bir insan olurdum. Ama takdiri ilahi bu ya, nüfusunun %99’u Müslüman olan bir ülkede, Türkiye’de, Müslüman bir ebeveynden Müslüman bir kültür çevriminde Müslüman bir Türk olarak dünyaya gelecekmişim. Bu niteliklerinden gurur duyan bir Türk olarak kendi kendime hep düşünmüşümdür:

Din nedir?

Beş kıtada hâlen geleneksel ve yerli pek çok dine ilâveten yirmi dört kadar da buyruk ve koşulları yerine getirilen çeşitli dinler olduğu gibi din kavramının da çeşitli akademik tanımlamaları var. Kur’ânı Kerim’in Türkçe tefsirleri 1  ile Tevrat 2  (eski ahit) ve İncil’in 3  de (yeni ahit) Almanca ve İngilizce çevirilerini önce yüzeysel bir merakla, zamanla da gerçekten öğrenmek amacıyla uzun yıllar okuyup birbirleri ile karşılaştırdım. Yorucu ama ilginç bir uğraşı. Ne var ki daha bitmedi; biteceğe de benzemiyor!

Fakat her ne kadar haddim değilse de sabır isteyen bu emeğin sonucu olarak şimdiden şu kadarcığını söyleyebilirim:

Bugünkü biçim ve içeriğiyle din dört bin yıldan beri özünde barışın egemen olduğu huzurlu ve mutlu bir dünya yaşamı için hele de çağcıl (modern) hukukun bulunmadığı eski zamanlarda gerekli adalet ve hakkı sağlayacak, bazıları kutsallık niteliği kazanmış “ahlâk kuralları”nı içeren bir düzen bütünüdür. Bu bütün olmazsa bireysel ve toplumsal yaşama bir kargaşa ve karmaşa, sonuçta da yasa tanımayan bir ortam egemen olur ki sonu bir hercümerç ve keşmekeştir. İnsanlık âlemi, varlığının başlangıcı ile günümüz dinlerinin olmadığı kadim zamanlarda böyle dönemleri yaşamıştır.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed de (sav) “Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuşlardır. 4  Demek ki eksikler var. Bugün o eksikler çok daha belirgin. Bunu anlamak için terörizmin kasıp kavurduğu dünyamızın hâline şöyle bir bakmak yeter!

Amaç barış içinde huzurlu ve mutlu bir yaşam olduğuna ve toplum da bireylerden oluştuğuna göre hedef olgun bireyler aracılığıyla olgun bir topluma ulaşmaktır ki böylece toplumda barış, huzur ve mutluluk sağlanabilsin. İster Musevîlik, ister Hıristiyanlık, ister de Müslümanlık olsun, her üç dinin de varlık nedeni ile hedefi aynıdır. O hedef de kendisiyle barışık insan, böyle insanlardan oluşan bir toplum ve bu toplumlar vasıtasıyla da dünyada barışın, dolayısıyla da huzur, mutluluk ve refahın gerçekleştirilip sağlanmasıdır.

Her ne kadar olanaksız gibi görünse de, Kutsal Kitap’lar Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran-ı Kerim’den yansıdığı üzere Tanrı gelip geçici dünyada insanlardan bunu istemekte, kullarından bunu beklemekte ve onlara bunu salık vermektedir. Çok değil, barışın bir adım ötesi insanın yüz binlerce yıl sürmüş uygarlık alanındaki tüm çetin çabalarını bir anda yok edecek, hunharca bir felaket olan savaştır.

Gerçekten de, yazının M.Ö. 3200’lerde Mezopotamya’daki Sumer kent devletlerinde bulunmasıyla başlayan “tarih çağları”ndan bu yana, yani son 5200 küsur yıldan beri yalnızca 317 yıl savaşsız geçmiş dünyamızda barışa istisnasız her zaman ve her yanda, geçmişte olduğı gibi bugün de azami ihtiyaç vardır. Yarın da olacaktır! Canlı varlıklar arasında insan türünün ve onun bulduğu kimi yönetim biçiminin bazen acımazsızlık sınırına varabilen bencilliği devam ettiği sürece de hep olacaktır.

Nitekim, başlıklar hâlinde özetle anımsayalım:

- İnsanoğlu, tarih öncesindeki yaklaşık 2 milyon yıllık üç bölümlü Eski Taş döneminin bilinmeyen bir noktasında mağaradan çıkmış,

- M.Ö. 100000 ile 12000 yılları arasındaki Yontma Taş döneminin yine bilinmeyen bir evresinde ateşi bulup çiğ eti ateşte pişirmesini ve giderek taştan âlet/silah yapmasını öğrenmiş,

- onbinlerce yıl yiyecek peşinde koşan, yiyecek toplayıcı avcı göçebeyken M.Ö. 10000’de tarımı keşfedip toprağa yerleşmiş ve hayvancılığa başlamış, M.Ö. 5000’lerde de taştan ilk tekerleği yapmış,

- ve nihayet yüzbinlerce ama yüzbinlerce yıl didinip uygarlaşarak kentler ve devletler kurmuş, sonunda aya da gitmiş olmasına rağmen dünyada ortaya çıktığından beri kalıcı barışı bir türlü becerip gerçekleştirememiştir.

Nedeni, yaşamın neresinde, hangi düzeyinde olursa olsun tek kelimeyle insanın “benmerkezci”, yani önce ben, sonra ben, sonra yine ben şeklinde beliren, bilinçaltında çok eski çağlarından kalma ilkel nitelikteki hayvansal “ego”’su yüzünden duyduğu güvensizlik, sağ kalmak ve beka korkusudur. Bu olgu, ister birey olsun ister de devlet, her ikisi için de geçerlidir; her ikisinde de vardır.

İnanç kavramıyla da tanımlanan din duruk, kalıplaşmış bir ezber feyfiyeti değildir. Tam tersine, derinliğine düşünmekle de güçlendirilecek, yaratıcının varlığına tanıklık eden ve bu varlığın en somut kanıtı olan evren ile ondaki eksiksiz, görkemli ve kusursuz düzeni akıl ve gönül yoluyla algılamaya çalışmaktan doğacak, içten ve sonsuz bir Yaratıcı sevgisi, kudretinden ötürü Yaratıcı’ya içten bir hayranlık duygusu ile bu duygudan doğacak Yaratıcı’ya gönülden bağlılık olgusudur.

Yüce Yunus’un o derin aşk ve engin imânıyla ]“Bana seni gerek seni” dediği gibi…

Onun bu aşk ve imânının kaynağını anlamak için her üç ayda bir ölüp yerine yenileri gelen yüz trilyondan fazla hücreden müteşekkil insan vücudunun eşsiz yapısı ile bu yapıdaki her biri ayrı ve kendine özgü milyarlarca hücreden oluşan organların hem kendi kendilerine bağımsız hem de birbirleriyle uyum içinde bir ömür boyu işleyişlerini düşünmek bile yeter!

Doğayı başımızın üstündekiler ve ayağımızın altındakilerle biraz olsun derinliğine anlamaya çalışan, ötesinde de aklımızın alamayacağı milyarlık hatta trilyonluk rakamlarla bile anlatılamayacak olan, mükemmeliyetine ancak hayranlık duyulabilecek evren ile onun Tanrısal gizemini düşünüp gönül yoluyla o evreni bir nebze olsun duyup algılayabilen, Yaratıcı sevgisine daha kolay ulaşıp o sevgi ile daha kolay bütünleşebilir. Çünkü yaratıcı gücün kapsam ve kudretini duyup sezinlemiş, bir an için de olsa anlamıştır. Din uğrundaki edimde (amelde) asıl ve esas olup da varılmak istenen bu bütünleşme anından öncesi ve sonrası da o anı amaçlayan gelenekleşmiş ve görenekleşmiş ritüeller, yani âdet haline gelmiş uygulamalardır.

Çağcıl siyâset ise insan yaşamında “bağımsız ve özgür, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” ile “millet ve ülkenin çıkarları”nı ödünsüz gözeten bir dünya uğraşıdır! Bu işi düzenleyip yürütecek siyasetçide yeterli millî bilinç ve evrensellik boyutu ile de zenginleştirilmiş, şovenizmden uzak millî bir eğitim, birikim, deneyim, sağlam bir kişilik ve ruh sağlığı ile iyi bir yetişim ve günümüzde uzak görüşlülük denilen sağgörülü geniş de bir ufkun bulunması gerekir. Söz konusu siyaset uğraşısı, onu yapacak bireyde bütün bu nitelik ve özelliklerin bir arada bulunmalarını gerektirmektedir. Bu nedenle hep merak eder, içimden kendi kendime sorarım:

Söz konusu gereklikler dikkâte alındıklarında, kişi siyâsete girmeden önce ya da girip de onun ne olup ne olmadığını anladıktan sonra millet ve ülkenin mutluluğu adına lidere alışılmış biad davranışını reddedip dikkât, dürüstlük, özen ve dimdik de bir omurga isteyen bu çetin uğraşıya kendisini acaba hangi gerekçe, yetenek ve yetki ile uygun görmüş ve/veya görmektedir. Yoksa murat, çıkar nedeniyle daha çok iktidar, ikbal ve nimetleri midir?

______________________________
 1  Abdülbaki Gölpınarlı, Kur’ânı Kerim’min Anlamı, 1955
- Besim Atalay, Kur’ânı Kerim, 1962
- Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dini, 1935
- İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Kur’an Meali, 1957
- Sadi Irmak, Kutsal Kur’an – Türkçe Meali
- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’anı Kerim Meali, 1998
 2  Yeni Ahit’in Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört İncil’i, Kitab-ı Mukaddes.
 3  Musa’nın beş kitabı.
 4  Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed b. Hanbel, 2/381)


***
Din ve Siyaset Üzerinde Düşünceler -II-

Gök bilimi astronomi ile yıldız fiziği astrofiziğe göre dünyanın yaşı yuvarlak 4,5 milyar yıl olup fosil bilimi paleontoloji, insan bilimi antropoloji ve eski çağlara ilişkin kazı bilimi arkeolojiye göre de insanın tarihi en ilkel başlangıcından bu yana 2 ile 2,2 milyon yıl arasındadır. Bugünkü anatomisine yaklaşık 200 bin yıl önce kavuşmuş ve çağcıl (modern) davranışlarına da 50 bin yıl önce başlayıp 30 bin yıl önce de tamamlamıştır. Bilim özetle böyle diyor.

Din, insan türünün yaklaşık 2 milyon yıl önce başlayıp 10.000 yıl önce de sona ermiş üç dönemli Eski Taş Devri Paleolitik çağdaki mağara yaşamından itibaren kaydettiği yüzbinlerce yıllık gelişim sürecinde bir yandan mahiyetini anlayamadığı ölümcül doğa güçleri ile ölüm karşısındaki korkusu ve bu korku yüzünden de -yaşamak güzel olduğu için- ölümdem sonra sığınılacak güvenli bir liman, bir barınak arayışından, öbür yandan da gelişip soy sop, oba, oymak ve kabileleler halinde küçük toplumlara dönüşüp evrildikçe çekidüzensiz ve kuralsız kalabalıklar içinde dirlik ve düzene duyulan gereksinimden doğmuş, bu gereksinim nedeniyle de önce çok yönlü yaşamın her bölümü için belli güç ve sorumlulukları olduğu düşünülen çok tanrılı inanç biçimleri (paganizm) ortaya çıkmış, daha doğrusu o inanç türlerini insanın kendisi tasarlayıp yaşama geçirmiştir.

Bu düzen ihtiyacının 25-30 bin yıl önce belli bir biçime girmesi, insanoğlu tarafından belli bir biçime sokulması sürecinde karşılaşılan, anlaşılmaz gizemli doğa olgularından ötürü yavaş yavaş insanüstü yaratıcı bir gücün olması gerektiği ya belki düşünülmüş ya belki de sezilmiş ve insan binlerce yıl boyu türlü coğrafyalardan oluşan çevresindeki doğada hergün ister istemez yaptığı sayısız gözlemlerle böyle bir gücün varlığını ya sanı ya da duyu yoluyla hissetmeye başlamıştır; daha da doğrusu herhâlde başlamış olmalıdır.

Yine on binlerce yıl geçmiş ve akıl geliştikçe insana söz konusu gücü nitelikleriyle beraber anlatıp açıklayan, yaşamda barışçıl doğru yolu göstererek insanı o ilähi yaratıcı güce yaklaştıran, kötü gün dostu peygamberler, yaratıcı gücün elçileri gelmiştir dünyaya:

- M.Ö. 2. bin yılın başlarında Nuh’un soyu İbrani’lerden Hz. İbrahim,

- M.Ö. 14. yüzyılın sonlarında İbrani’lerden inme Yakub soyundan Hz. Musa,

- M.Ö. 8 ile 1 arası ya da M.S. 25 ile 36 arası yine İbrahim oğlu İshak’ın soyundan Yusuf’un oğlu Hz İsa

- ve 571 ile 632 yılları atasında da Hz İbrahim’in oğlu İsmail’den inme Araplar’ın Adnani’ler kavmine bağlı Kureyş boyundan Hz. Muhammed (s.a.v.). .

Hepsi ve her biri zamanlarının birer toplum önderi idiler. Yaşanılan ilkel koşulların baskısı ve dürtüsü kadar sosyal ve tarihsel nedenlerle de sonuçta toplumsal bir reformcuya dönüşmüşlerdir. Hatta devrimci bile denilebilir. Çünkü, binlerce yıl sürmüş bir yaşam tarzını, örneğin çok tanrılı putperest yaşam biçimini bir insan edim (amel) ve sözden oluşan icraatıyla bir ömürlük kısa bir zaman dilimi içinde bir ve tek tanrı yönünde kökünden değiştirebiliyorsa bu değişim olgusu pek âlâ da bir devrim, o olguyu gerçekleştiren de bir devrimcidir. Hem öyle bir devrimci ki üç peygamber de hem tek tek hem de sonuçta hep beraber dünyayı değiştirmiştir.

Söz konusu peygamberler dizginsiz ve başıboş bir yaşam yüzünden ahlak, dirlik ve düzeni bozulmuş karmaşa içindeki toplumlarına barışçıl, huzurlu ve mutlu bir yaşam için gereken doğru yolu göstermiş, yeniden çok tanrıcılığa dönenleri Hz İbrahim’in vazettiği Tek Tanrı inancına yöneltmeye, putperestlik sapkınlığından kurtarmaya çalışmışlardır.

Hz. Musa kaderin cilvesi olan garip bir tecelliyle bir Yahudi olarak sarayda büyüyüp yetiştiği Mısır’da esir ve köle olan kendi kavmi İsrailoğulları’nı direndiği Firavun’un zulmünden kurtarıp o ülkeden Kenan eline 1  doğru önce Sina’ya çıkartarak bağımsızlığına kavuşturduğu için kuvvetli politik bir varlık da göstermiştir.

Aynı politik kimlik kendi irâdesi dışında Hz. İsa’da da görülür. Çünkü gerçekte din kurumunu değil de Haham’ları (Yahudi din adamlarını) kendi ikbal ve güvenlikleri uğrunda işgalci Roma ile işbirliği yapmak ve bu nedenle de dinden sapmakla suçlayan sevginin vaizi Hz. İsa, kendisinden kurtulmak istedikleri için güç ve yetkilerini kötüye kullanan Haham’ların kışkırttıkları Roma tarafından halkı isyana teşvik etmek suçuyla sözde yargılanıp çarmıha gerilmiştir. Olay, bu yönüyle siyâsîdir ve din o zamanlardan günümüze kadar kâh siyasî, kâh kişisel, kâh da kurumsal çıkarlar uğrunda ne yazık ki sürekli istismar edilegelmiştir.

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in de (s.a.v.) (571 - 632) siyasi bir yönü olmuştur. İslam dinini 614 yılından itibaren önce tebligatla kurmaya başlamış fakat çıkarlarının zarar göreceğini düşünen Mekke’li purperest zengin Arap tüccarlarının bildirimle ikna olmayacaklarını anlayınca da tevhite dayanan Hak Dini’ne karşı kılıç kullananlara kılıçla karşılık vermektem çekinmemiş ve sonuçta bir İslam devleti kurarak geriye sınırları halefleri zamanında sürekli genişleyen bir İslam devleti bırakmıştır. Devlet kurmak ise dinsel değil siyasal bir icraattır.

M.Ö. 2 binli yılların başında yaşamış Hz. İbrahim’le ilk kez hayat bulan “tevhit” ile onu izleyen sırasıyla Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’daki aynı ‘bir ve tek Tanrı’ inancı M.Ö.

1300’lü yılların ortalarında kısa bir süre için Mısır’da da görülmüştür. 18. sülâleden Firavun Akhenaton Mısır’ın ezelî diğer bütün tanrılarını reddederek “Aton” adıyla tanımladığı tek tanrıya ibâdet edilmesini istemiş ve bu istemini bütün ülke için yasalaştırmıştır. Çok tanrılı Mısır’daki kalabalık rahipler sınıfının işine son vererek bu sınıfın tapınaklardan sağladığı güç ve çıkara engel olduğu için bir süre sonra öldürülmüş ve kurduğu tek tanrılı din de kısa zamanda çökmüştür. Demek ki güç ve çıkarın eski çağlardan beri dine üstün geldiği zamanlar olmuştur.

Din istismarının tarihte türlü örnekleri görülür. Bu örnekler arasında Avrupa’dan yalnızca ikisi:

- Papa II. Urban’ın “Deus vult illud= onu (seferi) Tanrı istiyor” yalanıyla 1095 yılından itibaren açılan Kutsal Haçlı Seferlerinin tamamı aslında dinin kötüye kullanılması sonucunda düzenlenmiş olup hiç de kutsal bir yanı yoktur. Fetihle gelecek makam, taht, taç ve çıkar için yapılmış olup Alman tarihçisi ve yazar Hans Wollschlaeger’e göre 1096 - 1291 yılları atasındaki 10 Haçlı seferlerinde 22 milyon insan yaşamına kaybetmiştir. 2 

- Avrupa’da Osmanlılara karşı yapılan savaşlara güya kaynak bulmak ama aslında Vatikan’daki büyük kilise Aziz Peter Bazilikası’nın inşâatını bitirmek amacıyla 16. yüzyılda cahil halka “günahlardan af” senedi satılmış ve bu senedi satın alanlara cennet kapılarının açılacağı vadedilmiştir.

Katolik kilisesi tarafından Hristiyanlığı korumak için orta çağda kurulan Engiszisyon mahkemesinin ortalama 50 bin kadar kadının yaşamına mal olmuş cadıları ateşe atma cezası ise Avrupa’da kilisenin mutlak otoritesi adına işlenmiş, eşi benzeri olmayan bir başka dehşetengiz suçtur.

Din çıkar uğrunda günümüzde de kötüye kullanılmaktadır. Örgütünün bir ucu Türkiye’ye uzanan, Türk yöneticilerinden bazıları Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde yargılanıp hüküm giymiş Almanya’daki “Deniz Feneri e.V” derneğinin dinsel duyguları da kullanarak oradaki Türk’lerden sözde sosyal yardım bahanesiyle topladığı 41 milyon Avro’luk soygun meblağının “günahlardan af senedi” düzmecesinden ne farkı vardır?

Ya da vaaz verirken dinleyenleri etkilemek için salya sümük ağlayan bir bilmem kim Efendi’nin?

______________________________
 1  Ürdün^deki Şeria nehrinin batısına düşen antik Filistin toprakları.
 2  Hans Wolschläger: Die bewaffneten Wallfahrten gen Jerusalem. Geschichte der Kreuzzüge; Wallstein Verlag 1970, 1973, 2003. Kudüs’e silahlı hac. Allstein Yayınevi.


***
Din ve Siyaset Üzerinde Düşünceler -III-

Niteliği din adamı ve cemaat lideri olan o Efendi ki Cumhuriyet karşıtı din devleti yolunda emniyetten başlayarak öteki kamu kurum ve kuruluşlarının da nasıl teker teker sabırla ele geçirilebileceklerini uzun uzadıya vaaz etmiş ve bu vaazlar kendisinin görüntülü kasetleriyle kanıtlanmıştı. Postal sesinin 28 Şubat sürecinde kapısına yaklaştığını duyunca 1999 yılında sözde tedavi için alel acele ABD’ye gitti. Aradan geçen zaman zarfında herhalde iyileşmiş olmalı ki ara sıra şu ya da bu televizyon kanalında görülüyor, gazetelerde de okuyoruz. Maşallah şimdi bir şimşir topaç gibi!

Ama “çok özlediği”ni yine ağlaya sızlaya söylediği “Türkiyesi”ne her nedense 13 yıldır bir türlü geri dönmüyor.

“Efendim, ortalık müsait değil”miş. Gelirse huzur kaçarmış.

Unutulmayacak çuval olayı ile milleti benliğinin derinliklerinden sarsıp yaralayan, Silivri gibi bir sıra aleni komplonun da senaristi, Atatürk’çü TSK’dan hoşlanmayan emperyalist ev sahibi ABD’nin ilgili organları müsaade etmedikçe ortalık nasıl müsait olur da, o da dönüp ülkesine gelebilir ki?

Böyle Efendi’ler insan ruhunun cevherinden olan bireyin iman ve inancıyla meşgul olacak ve inananları öbür dünya yaşamına hazırlayacak birer din adamı, öyle mi? Ondan başka her şey maaşallah! Özellikle de yalnızca ruhsal yaşamı değil, onunla birlikte dünya yaşamını da yönetmek, dinsel gücün yanı sıra siyasi erke de sahip olmak istiyorlar!

Bu istek yeni olmayıp Avrupa’nın aksine bizde daha geç bir tarihte, II. Beyazıt’ın saltanatında (1481-1512) başlamıştır. Bilim ve sanat hamisi ve doğuda Rönesans ruhlu bir hükümdar olan babası Fatih Sultan Mehmet zamanında bir yandan padişah olacak şekilde Amasya’da çok iyi bir medrese ve felsefe eğitimi görürken öbür yandan da nedimleriyle afyonlu, şaraplı zevküsefaya dalar. Avusturyalı ünlü Osmanlı tarihçisi Joseph von Hammer-Purgstall’a göre günlerden bir gün haberi alıp da “… sana bir devlet bırakacağım! O devleti böyle mi yöneteceksin!” diye çıkışan Fatih hiddetinden Bayezıt’ı falakaya yatırtıp nedimlerini de öldürtür. Durumun şakası olmadığını anlayan Veliaht şehzade tövbe etmiş ve kendisini din ile tasavvufa vererek gittikçe mutaassıplaşmıştır.

Sultanın bu hâlinden yararlanan ulema içindeki koyu şerîatçılar, dindarlığından ötürü “Veli” olarak da anılan Bayezıt’ın son on yılında siyâset ve yönetime iyice sızarlar. Dışarıdan bakıldığında ateşli birer İslâm ahlâkçısıdırlar ama yine tarihçi J. v. Hammer-Purgstall`ın aktardığı, II. Bayezıd`ın dürüst yazmakla tanınmış güncecisi (vak`anüvîs`i) Saâdî Tâcizâde, cinâyete varan 1  pek çok "acıklı, aşağılık ve utandırıcı olayda duhûl-i iblîs-âne"leri olduğunu söyler. 2 

Aynı dönemde yaşamış bir başka günceci Derviş Ahmed Aşıkpaşazâde de, en hafifinden "... akçalar cem edűp hazînelere koyarlar, memleket kesatlık oldu!" diye sızlanır. 2  Sonradan Venedik Doç’u seçilen Istanbul`daki Venedik elçisi Andreas Gritti Osmanlı başkenti hakkında ülkesine gönderdiği gizli bilgilerde II. Bayezıt’ın etrafını saran bu din adamlarını "venale", yanî rüşvetçi, satılık olmakla nitelendirmiştir.

Gerçek din bilginleri dışında Osmanlı padişahının yakın çevresine bir kere girmeye görsün bu cahil, sözde ulema takımı. Çıkarı için hizip, nüfuz ticareti ve yolsuzluğun her türlüsünü yapmaktan bir an bile çekinmemiştir. Yine aynı takım, duraklama döneminden itibaren “İslama aykırıdır!” diyerek devletin çok gereksinim duyduğu yenilenmenin hep karşısında olmuş, toplumdaki yaygın eğitimsizliğe ilaveten Osmanlı bir de zaten geç kalınmış bu yenilenme noksanlığı yüzünden çağa ayak uyduramadığı için sonunda bütün kurumlarıyla köhneleşip kaçınılmaz biçimde çökmüştür.

Avrupa Rönesans ve Reformasyon gibi felsefî, sanatsal, sosyal ve dinsel devrim hareketleriyle insan ve yaşama dair gerçeklikleri keşfedip kilisenin uyguladığı baskıdan kurtulur ve ilerideki aydınlanma dönemiyle de müspet bilimleri yaşamına rehber yaparken, Avrupa’nın ortasında Viyana’ya kadar dayamnış yanı başındaki Osmanlı’nın genel cehalet ve yobazlıktan türeyen kaderi, bir dünya uğraşısı olan devletin ahiret işi olan din ile yürütülemeyeceğine tarihte somut bir örnek oluşturur. Kendi kök ve özleri olan dünya işi ‘devlet’ ile ahireti ilgilendiren ‘din’ ayrı ayrı ögeler olup, ayrı ayrı olgulardır. Laiklik batıda bu gerçeğin Rönesans döneminde anlaşılmasından itibaren türeyen toplumsal dürtüyle doğmuş ve özgür düşünce ile inanç özgürlügüne dayanan eğitim kurumlarının açılmasına başlanarak suistimalden uzak bir şekilde doğru uygulanan laikliğin batı coğrafyasında zararı değil, tersine, devletin değer ve niteliklerinden biri haline geldiği 18 yüzyıl sonlarından beri yalnızca yararı görülmüştür.

Bağnazlık ve gericilik sadece Osmanlı’ya değil, nüfus olarak başlangıçta Osmanlı toplumunun bakıyesine dayanan Cumhuriyet’e de başından beri musallat olmuş, maalesef hâlen de olmaktadır. Evrensellik boyutuyla da destekli milli eğitimin Köy Enstitüleri’nin kapatılmaları mutsuzluğuna da rastlayan 1954 yılından sonraki artan yetersizliğinden kaynaklanan boşluğu kırsal kesim başta gelmek üzere ülkede daha çok geleneksel ve görgül din doldurmuştur. Cumhuriyet tarihimizin ilk onüç yılında inancı bahane eden siyâsî amaçlı bir sıra ayaklanmalar yaşanmış, devletin irade ve kararlılığı karşında gericilik hareketi Yüce Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılına kadar yer altına inerek İkinci Cumhurbaşkanı rahmetli İnönü’nün ülkede çok partili rejime geçtiği 1946 yılına kadar orada sessizce fırsat kollamıştır.

Yirmi üç yıllık tek parti rejiminden başka İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik sıkıntılardan da bunalan halk çoğunluğunun yeni kurulmuş Demokrat Parti’ye (DP) gösterdiği ilgi karşısında endişelenen CHP hükumeti Cumhuriyet tarihinde ilk kez ödün vermeye başlamış ve 1949 yılında ilkokul ders programlarına seçmelik din dersleri konulduğu gibi aynı yıl önce on aylık daha sonra da iki yıllık İmam Hatip Kursları açılmıştır. Bundan sonra gericiliğin 1950’den itibaren çoğunlukla orta sağ ve sağcı hükümet dönemlerinde Ticanilik, Nakşibendilik, Süleymancılık, Nurculuk ve son yıllarda da F tipi cemaatçılık ile alıp yürüdüğü görülür. Hele de son on yıldır, AKP iktidarında!

Hükümet ve partilerin hepsi de iktidarlarının kalımı uğrunda ya da iktidara giden yolda oy deposu olarak gördükleri bu dinsel gerici hareketlerle açıktan açığa flört etmiş, zaman zaman onlara üstü örtülü biçimde yaklaşarak da Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerindeki değerler böylece esnetilip gevşetilmeye başlanmıştır. Bunun sonucundadır ki ATATÜRK'ün “tam bağımsızlık ve milli siyaset” anlayışından uzaklaşılarak ülke ekonomi ve siyasette dışa bağımlı hâle gelmiş, daha doğrusu ortanın sağında yer alan hükûmetler tarafından getirilmiştir. TSK komuta kademesinin haklı olarak kabul ve tahammül edemediği bu durum ise, meşruiyetini TSK İçtüzüğü’nün daha yeni kaldırılmış 35. maddesinden alan türlü şekillerdeki bir sıra askeri müdahaleye son kırk yılda 14 kez dayanak ve gerekçe oluşturnuştur.

İşte, on yıldır iktidarda olan AKP de 1997 yılındaki 28 Şubat sürecinin siyasi yaşamda yarattığı boşluktan yararlanarak ortaya çıkmış ve kutsal din olgusunu saf, temiz yürekli müminler nezdinde takiye yolundan kullanmak suretiyle güçlenmiştir. Partinin Genel Başbanı ve Başbakan Erdoğan, Almanya’daki Hristiyan Demokrat (CDU) ve Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) Partileri gibi muhafazakâr demokrat bir parti olduklarını söylemekle beraber “…bizim için en üst belirleyici, İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir. Ben İslam’ın devlet planı içinde düşünüyorum. " demekten de geri kalmamıştır. Oysa, 45 yıllık Almanya’daki yaşamımda Hıristiyanlığın ahlakî değerlerini temel alarak liberal bir demokrasi anlayışı uygulayan ve bunu yaparken de sosyal piyasa ekonomisinde mali muhafazakarlık ile milli konularda da muhafazakar milliyetçiliği koruyan CDU/CSU’nun hiçbir zaman dini siyasete âlet ettiğine tanık olmadım. Esasen, ister Katolik ister Protestan olsun, eğitimli seçmen de buna izin vermez. Çünkü bireysel ve toplumsal demokratik yaşam için dinden bağımsız devletin şimdiye kadar yalnızca yararını görmüştür.

Sormak lazım: Bugün dünya nüfusunun 1,57 milyarı ya da %23’ü Müslüman olup yerküre üzerinde 63 İslam ülkesi vardır. Bunlardan hangisi eğitim ve bilimde Batı ile boy ölçüçebilir. Hangisi din devleti yolundan ekonomide kendine yeterli hale gelmiş de emperylizm ve küresel sermayenin esir oyuncağı olmamıştır?

Belki de pederşahi bir baba kadar sıkıntılı geçmiş bir çocukluk ve delikanlılık döneminden ötürü bugün hazır fırsat ele geçmişken güce doymayan Sayın Erdoğan’ın dindar seçmen nezdindeki propaganda araçlarından din olgusu çoktandır kutsal din olmaktan çıkarak iktidarın kalımı uğrunda bir takiye aracı haline gelmiştir. Örneğin, siyasi gösteriş olarak ad vermeksizin sık sık Yunus Emre’den bir şiiri kullanır: “…Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü”. Madem öyle, o zaman soralım: “Bu ne biçim sevgidir ki Başbakan’ın İçişleri Bakanı nezdinde delâlet buyuracakları bir emirleriyle şiddeti derhal terk edecek ’Yaratılan” polis yine

“Yaratılan” Gezı eylemcilerini şevkle kıyasıya gazlıyor, öldüresiye dövüyor? Yaratan sevgisi bu vahşetin neresindedir? Nitekim, Ankara kulislerinde dolaşan bir söylentiye göre, güvenilir bir Türk yetkilisi de Erdoğan hakkında Amerikalılara, "Tayyip tanrıya inanır.... ama güvenmez" demiştir.

Işıklar içinde yatsın, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın” niyazında bulunan millî şairimiz Mehmet Akif de bir beyitinde der ki:

“Artık ikiyüzlüleri sevmeye başladım.

Çünkü yaşadıkça yirmiyüzlü insanlar görmeye başladım”.


Lise yıllarımda işitmiştim: “Herkes Cumhurbaşkanı ve Başbakan olabilir”. Meğer doğruymuş!

______________________________
 1  Fâtih`in baş kütüphânecisi matematikçi Tokatlı Lütfullah Paşa, dïnemin yïneticileri ve câhil din adamlarıyla alay eden ünlü "Har-nâme = eşekname"`sinden sonra "Eflâtun Felsefesi" üzerine de bir eser yazdığı için, kendisini dinsizlikle suçlayan bağnaz ulemânın fitnelediği II. Bayezıd`ın onayı ile Sultan Ahmet meydanında başı vurularak idâm edilmiştir (25 Aralık 1494). Bu olay üzerine Istanbul halkı yas tutar, tarihler düşülür ve makdûl paşa şehit sayılır. (Ahmed Zeki Velidî Togan: Umumî Türk Tarihi`ne Giriş....., s. 377, Şerafettin Turan: Türk Kültür Tarihi....., s.174,175).
 2  J. v. Hammer-Purgstal ( 1774-1856)l: Geschichte des osmanischen Reiches....., c. II, s. 630.
 3  Stefanos Yerasimos (1942-2005): Turquie. Le Processus d`un sous-développement. - Türkçe çevirisi: Bâbür Kuzucu. Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye. Gözlem Yayınları. Istanbul, 1974, 1976, 1980. (Bu eserde Halil İnalcık`ın "Osmanlı Imparatorluğu`nun Kuruluş ve İnkişâf Devrinde Türkiye`nin İktisâdî Vâziyeti"`nden aktarım. s. 115


E. Fuat TEKÇE, 17 Temmuz 2013
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 12075
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: E. Fuat TEKÇE

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x