Gâzi’nin Milliyetçi Yolu / Attilâ İLHAN

Şair-Gazeteci-Yazar

Gâzi’nin Milliyetçi Yolu / Attilâ İLHAN

İletigönderen Oğuz Kağan » Çrş Eki 24, 2012 13:58

Gâzi’nin Milliyetçi Yolu

O Büyüleyici Harita

İlkokulun üçüncü sınıfındaydık, sınıfa ilk defa Türkiye haritası getirildi. Haritayı ilk defa orada gördüm. Bazı insanlarda bazı şeylerin çok büyüleyici bir etkisi olur; haritanın benim üzerimde çok büyüleyici bir etkisi oldu. Ortaokulun ilk sınıfındayken Faik Sabri Bey diye bir coğrafyacımız vardı, Türkiye’nin ünlü coğrafyacısı. Onun hazırlamış olduğu atlas vardı, dünya atlası. Bütün haritalar vardı içinde. Onu aldım coğrafya derslerinde yararlanırım diye. O atlas da beni büyülemişti.

Çünkü bütün dünyayı görüyorsun. Kıtaları görüyorsun. Dünya atlasını sanki bir roman gibi yanımda taşırdım. Şunu söylemeye getireceğim; o atlasta beni en çok çarpan olaylardan bir tanesi şu: Avrupa’da, Asya’da, Amerika’da, Okyanusya’da bir sürü devlet var, Afrika’da hiç devlet yok. Koca bir kıta Afrika kıtası. Hudutlar var ama mesela birisinin üzerinde Fransız Batı Afrikası, diğerinde İngiliz dominyonu, diğerinde Alman bilmem nesi yazıyor.

Bu beni çok şaşırttı. Hayrete düşürdü. Sonra o sıralarda Amerikan sinemasında da, Fransız sinemasında da egzotik filmler modaydı. Bunun sebebi de sömürgecilik, sömürgelerde çalışan insanlar, sömürgelere gidip oralarda macera yaşayanlar ve bunların yaşadıkları maceralar film olarak gösteriliyordu. En başta Tarzan olmak üzere.

Benim de Afrika’ya özel bir zaafım vardı. Ve ekvator çizgisi üzerindeki diğer ülkelere. Devlet yok, bunlar ne yapıyor? E orada İngilizler var, orada bilmem kimler var. İçlerinde devlet gibi görünen iki tanesi vardır. Biri Mısır, biri Liberya. Liberya Amerikalıların dominyonuydu, Mısır da İngilizlerin. Bunu hemen öğrendik okulda zaten.

İlk defa çocuk aklımla Gâzi’nin ne yapmış olduğunu o zaman farkettim. Yoksa biz de bir İngiliz dominyonu veyahut bir Amerikan mandası haline gelmiş olacaktık. Millet fikrinin ne demek olduğunu ilk defa ciddi ciddi bu harita sayesinde düşünmüşümdür.

Enternasyonal Hayali ve Hayal Kırıklığı

Peki enternasyonal düşünce? Zannedilir ki solculuk, komünistlik çerçevesi içinde aklıma gelmiştir. Hayır, işte bu sıralar İzmir çocuklarında enternasyonal, fuardır. Bunu da orada öğrendim. Enternasyonal Türkçe değildir. İzmir Enternasyonal Fuarı’dır. Daha sonra ona Türkçe bir laf bulmak istediler. Önce “beynelmilel” deniyordu sonra “uluslararası”na döndüler.

Ama neticede enternasyonal denildiği zaman benim gözümün önüne hep fuarın Lozan kapısı gelir. Lozan kapısında çeşitli ülkelerin bayrakları gelir. Bir içeri girince de en başta Sovyet pavyonu olmak üzere çeşitli pavyonlarda dünyayı görmek gelir. Yani ondan hoşlanmışsın. Bütün ülkelerin birarada olması, kardeş kardeş yaşayabilmesi, beraber işler yapmaları güzel bir şeydir.

Peki bu nerede hayal kırıklığına uğradı? Hem onaylandı, hem kırıklığına uğradı. Fransa’da Komünist Partisi’nin toplantılarına katılmaya başladık. Fransız Komünist Partisi toplantıları çok hareketli oluyordu o sıralar. Çok güçlü bir partiydi. Büyük salonları dolduruyordu. Çok kalabalık oluyordu.

Bir toplantı, büyük miting. Açılış yapılacak. Bandosu var partinin. Bando Enternasyonal’i çalmaya başladı. Başlayınca kalabalık ayağa kalktı, marşı söylüyor. Dehşet içinde bir şeyi farkettim: Herkes kendi dilinde söylüyordu marşı. Fransız Fransızca, Rus Rusça, İngiliz İngilizce, Türk Türkçe. İnanılmaz bir şey. Ve hepsi doğru söylüyorlardı.

İşte dedim, olsa olsa bu enternasyonal. İnsanlar hep biraradalar, aynı marşı söylüyorlar. Bu kadar güzel bir şey. İnsanlık buna ne zaman kavuşur gibi bir ideal gözümde canlandı.

Çok çabuk hayal kırıklığına da döndü. Çünkü FKP içinde Afrikalı komünistlere yaptıkları muameleyi gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim. Zenci komünistlere köpek muamelesi, ikinci sınıf adam muamelesi yapıyorlar. Ama İngiliz komünisti gelince çok başka bir ilgi görüyor. Bunu gördüğüm andan itibaren de ‘daha çok ekmek yemek lazım bu iş için’ dedim. O da benim için bir idrak oldu.

Fakat olayın temel olarak, temel çelişkinin ne olduğunu tespitte olduğunu epeyce geç anladım. Hemen anlayamadım. Çünkü Sovyetler’in propagandası vardı ve çok ağır basıyordu. FKP de onların gönüllü sözcüsüydü. Israrla işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkiden bir kıyamet kopuyor.

İyi güzel de ters giden bir şey var ama. Sen burjuvaziyle işçi sınıfı arasında patırtı çıkıyor diyorsun; bu yüzden de işte FKP’yi kurmuşsun. Sosyalistlerle ittifak yapıyorsun. Tamam. Peki de, bu garip zencilerin günahı ne? Onlar nereye gidiyor? Onların üzerinde duran yok.

Emperyalistler Kendi İçlerinde Milleti Çok Önemser

Diyalektiği öğrenmeye başladıktan, o diyalektik metodun bilimsel uygulanmasını düşünmeye başladıktan sonra temel çelişki fikri bana merhaba dedi ama asıl yerli yerine oturması Anadolu İhtilali’ni incelemeye başladığım zaman oldu. O zaman birden bire asıl çelişki çıktı ortaya. Ya biz niye savaşıyoruz o zaman? Batıyla biz savaşıyoruz. Okudukça, inceledikçe -o zaman Gâzi’nin Sovyetler’le ilişkilerimizi anlatan telgraflarını okudukça, yayınlanmış olanları falan- bir şey aydınlanıyor. Hele Bakü Halk Kurultayı meselesinin üstüne doğru gidince, iş büsbütün önem kazanmaya başladı.

O zaman emperyalizmin, Batının daha doğrusu, bu işte, her işte olduğu gibi, çifte standart kullandığını anlamış oldum. Onlar kendi içlerinde milleti çok önemsiyorlar. Düşündükleri herşey milli çıkarları için. Onun dışında hiçbir şey umurlarında değil. Ama kendi dışındakiler millet lafını etti mi deliye dönüyorlar, çok sinirleniyorlar.

Çünkü kendi milletlerinin iyiliği için öbür tarafların hepsini arpalık diye düşünüyorlar. Oradan gelirlerimiz gelecek, bizim burada işçimiz de zengin olacak, hepimiz zengin olacağız. Adam başına 25 bin dolar geliri olacak yılda. İşçi de bundan yararlanacak, patron da. Tamam işçi benle gene de mücadele edebilir isterse, bir milletin içinde bu mücadele vardır diyor.

Yurttaş, Millet, Vatan

Millet kavramını yeniden düşünmeye başladım ben. Ve o sıralarda işte Montesqui’ye, Jan Jack Rousseou’ya, Voltaire’e sardım. Onlar ne diyordu, bu iş nereden çıktı? Onları kurcaladıkça, hele de Marks’ın, Engels’in Fransız İhtilali’yle ilgili kitaplarını kurcaladıkça o zaman çok açık olarak bir şey çıkıyor ortaya. Yurttaş kavramı diye bir kavram var.

Yurttaş kavramı daha evvel yok. Daha evvel kul kavramı var. Bize kul diye tercüme edilmiştir, tebaa. Orada iktidar ilahi yani, bizde de öyle. Yani aslında herşeye hükmeden Tanrı ama bizde halifeyi görevlendiriyor, orada da papayı. Papa da o ülkeyi yönetecek adamları tayin ediyor, aşağı yukarı kralları, derebeyleri. Onlar Papa adına toprak sahibi olmak maksadıyla toprakların üzerinde yaşayan iki ayaklı hayvanları yönetiyorlar. Öyle görüyorlar serfleri. Onlar, iki ayaklı hayvanları onların. Toprak da onların, serfler de. Bakışları bu.

Şimdi Fransız İhtilali merkantilizmle beraber ortaya yavaş yavaş tüccar sınıfı çıkınca ortaya çıkıyor. Nasıl? Çünkü tüccar sınıfı hele Amerika’nın keşfinden sonra, hele ticaretin o tarafa kaymasından sonra liman burjuvazisi diye bir şey çıkarıyor ortaya. Liman burjuvazisi yavaş yavaş değer ölçüsünü toprak olmaktan para olmaya çeviriyor. Para değer ölçüsü olunca zenginler güçlü hale geliyorlar. Derebeyleri, saltanat ikinci plana düşüyor ama sistem onları koruyor.

Bunun değişmesi, diğer insanların da hak sahibi olması lazım. Adam paralı, çok zengin ama bir dükün yaptığının onda birini yapamıyor bu toplum içinde. İhtilal orada lazım. Ayrıca bunlar tüccar olduğu için başka bir şey daha önem kazanıyor. Derebeylik zamanında derebeyinin kendi sınırları içindeki dükü önemlidir. Onun için öyle değil ki? Malı her yerde satmak istiyor adam. Malı satmak isteyince bir ulusal pazar fikri ortaya çıkıyor. Yani bir yer olsun ki onun içindeki her yere ben bu malı satabileyim diyor.

Şimdi ulusal pazar, ulusal çıkar, ulusal menfaat gibi lafların ortaya çıkması vatan, millet fikrini ciddi olarak ortaya çıkarıyor ve yurttaş otomatik olarak geliyor. Bir de yurdu, yurttaşı ve ulusal pazarı ve benzeri şeyleri yapabilmek için mutlaka derebeylerini tasfiye etmek lazım. Toprağa dayalı ekonomiyi ortadan kaldırmak lazım ve yeni bir düzen kurmak lazım. İşte milleti bu yaratıyor.

Uhrevi Emperyalizme Karşı Millet Ortaya Çıkıyor

Millet başlangıçta kilisenin hakimiyetine karşı kilisenin hakimiyetini temsil eden ruhbanları ve kiliseyle birlikte olan derebeyleri ve bütününü temsil ettikler ruhani ve dünyevi hakimiyeti devirmek için ortaya çıkıyor. Kiliseye baktığın zaman da görüyorsun. Bir çeşit, deyim uygun düşerse, uhrevi emperyalizm. Her taraf onun, her tarafı sömüren o.

Ona karşı bir millet olayı çıkıyor, kendini gösteriyor ve Fransızlar ortaya millet kavramını, vatan kavramını getiriyorlar. Bunlarla beraber eşitlik, insanlık, kardeşlik ve en önemlisi bunların içinde laiklik. Bunlar gelince birden yol pozitivizme ve rasyonalizme açılıyor. O yeni bir hareket getiriyor. Onun getirdiği hareket bunun bu defa insanlık arasında yayılmasına yol açıyor. Başlıyor bu defa ulusal demokratik devrimler.

Direniş orada çıkıyor. Burada ortaya çıkmaya başlayınca milletler uyanıyor. Milletler kendiliklerinden uyanıyor. Bu derebeylik sisteminin zaman içerisinde üretim tarzının değişmesi yüzünden değişmek zorunda kalmasıyla beraber oluyor. Bu önemli, çünkü milletlerin bir de suni şekilde uyandırılışları var ki bu, emperyalistlerin sonradan buldukları bir oyun. Başlangıçta milletler kendiliklerinden uyanıyor. Çünkü bakıyor ki herif topraklara sahip. Bu olmaz diyor, isyan ediyorlar hakları için. Halk da onlarla beraber geliyor.

Milletin kökünde ulusal demokratik devrim var. Ulusal demokratik devrim milleti bir soyut kavram olmaktan çıkarıp somut bir gerçek haline getiriyor. Ve milletin de tam ifadesi inkılap tarihinde de doğrudan demokrasiden önceki cumhuriyet olarak var. Cumhuriyetin ilanı demek halk hakimiyeti demek. Cumhuriyet demek milletin varolması demek. Yani burada tarihin garip bir cilvesi var. Millet Avrupa’da oluşuyor, Avrupa’da Hıristiyanlar hakim ve Hıristiyanlık da kilise hakimiyeti. Kilise zaman içinde Roma-Yunan çerçevesi içinde bir gelişme göstermiş. Yani İsa’nın ideolojisini kilise yoğururken büyük ölçüde Yunan-Latin kültüründen yararlanmış. Kilise demek Yunan-Latin kültürü demek olmuş.

Batı Demokrasisinin Kökü Oligarşi

Böyle olunca bizim uzun süre anlayamadığımız bir dram çıkıyor ortaya. Yunan-Latin ülkeleri aslında demokrasi. Şimdi onlar demokrasi olunca cumhuriyet onlara cuk oturuyor. Tamam oluyor da o nasıl bir demokrasi. Orayı kurcaladığın zaman müthiş bir şey çıkıyor. Yunanistan da, Roma da emperyalist cumhuriyetler.

Yani onlarda yurttaş olmak bir imtiyaz. Herkes yurttaş olamıyor. Seçimlere bak, oy herkese yok. Koca Yunanistan içinde meclise girebilen vatandaş, toplumu temsil eden kişi çok az. Onlar yurttaşlar. Yurttaşlar erkekler. Kadınlar yurttaş sayılmıyor, çocuklar da. Melez yurttaş değil, köle de.

O zaman farkında olmadan demokrasi değil aslında, orada bir oligarşi var. Bir avuç yurttaş sıfatı taşıyan kişi hepsine hakim. Hepsinin kaderini elinde tutuyor, bu bir. İkinci, Atina ufacık bir yer fakat bunlar denizci, her tarafı dolaşıyorlar. Anadolu kıyılarında, Karadeniz kıyılarında bir sürü kolonileri var. Orada bir takım insanlar bunların kolonisi olduğu için onlara Yunanca öğretmişler. Kendi fikirlerini, tanrılarını empoze etmişler. Orada tabiri caizse sömürgeleri var adamların. Onlar da yurttaş değil. Onlar da yurttaş olamıyorlar.

Şimdi dehşet içinde ben bunları gördükten sonra modern zamanlarda Avrupa demokrasilerinin bunu aynen uygulamakta olduklarını yaşadım. Senegalli komünistlere köpek muamelesi niye? Eğitim o, onu alıyor. O yurttaş değil. Memleketin içerisinde film aynı, buna benzer bir durum içerisindeler. O zaman ne oluyor? O zaman Batı Avrupa’da insanlığın gelişmesi diye düşünülmüş ve vaadedilmiş herşey aslında Yunan-Latin kökeninden gelişmiş küçük bir medeniyetin kendine mahsus kusurlarını da taşıyan bir modelidir. Bu modeli bütün dünyaya empoze ediyor. Diyor ki böyle olacak, bu enternasyonal. Niye kardeşim? O öyle istiyor da ondan.

Halbuki bunların o zamanki nüfusu 150 milyon bile değil. Dünya o zaman 6 milyar. Ama bir şey sayesinde bunu başarıyorlar, teknoloji. O nereden geliyor? Laiklikten geliyor. Çünkü rasyonalizm müspet bilimleri geliştiriyor. Müspet bilimlerin üretime uygulanmasından büyük teknoloji çıkıyor. E öbürleri bunu yapamadığından garibanlar yeniliyorlar. Yenilince biz dahil hepsinin başını eğiyorlar. Sonunda biz yarı sömürge haline geliyoruz, koskoca Hint tam sömürge oluyor, Çin yarı sömürge oluyor. Böyle bir durum.

Emperyalizme Karşı Demokratik Devrimler Çağı

Ve işte ben tam o sırada tesadüf, atlasla tanışıyorum. Yanlış bir zamanda. Milletler millet olmaktan çıkmışlar. Batı Avrupa meşhur tabiriyle beyaz, Hıristiyan ve Batılı emperyalizmi dünyaya yaymıştır.

Şimdi o andan itibaren öteki millet fikri başlıyor. Bunun da şerefi bize ve Çin’e ait, çünkü Çin’de de var bizimki gibi bir demokratik devrim, emperyalizme karşı. Dr. Sun Yat Sen’le başlayıp sonra Çan Kay Şek’in de içine katıldığı bir hareket var orada. Bunlar aşağı yukarı aynı zamanda. Hindistan’da da var, Nehru, Gandi başlatıyorlar. Batılı emperyalizmine karşı diğer halkların, mazlum halkların kendi toplumlarının bağımsızlıklarını savunmak için kalkıştıkları ihtilaller, demokratik devrimler.

Bu demokratik devrimlerle yeni milletler oluşuyor. Bu yeni milletler, Batılı milletlerle daha başından beri ihtilaf halindeler. Daha kurulurken savaş. Bu tabii çok farklı bir şey. Bunun ortaya çıkmasında bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Batılı emperyalizm vasıta oluyor.

Nasıl vasıta oluyor? Osmanlı’yı devirmek için Osmanlı’nın içerisindeki çeşitli kavimleri kışkırtıyor. ‘Senin dilin başka, dinin başka. Sen Hıristiyansın, kültürün başka. Senin eskiden bir devletin vardı, adı da şuydu. Sen niye devletini kurmuyorsun? Niye bu padişaha baş eğip duruyorsun? Al sana silah, al sana para.’

Böyle yapınca orada bir Romen kimliği yaratıyor. Eflak’ta, Boğdan’da karmakarışık insanlar sadece Hıristiyan oldukları ve Katolik oldukları için bir devlet olmaya doğru götürülüyorlar. Ve o devleti tabii Batı kontrol ediyor. Arkasından Bulgarı kışkışlatıyor. Osmanlı’nın içinde bir takım böyle devletler çıkmaya başlıyor.

Kendi Milletini Savunmayı En Son Türkler Akıl Etti

Osmanlı İmparatorluğu içindeki milletlerden kendi milletini savunmayı en son akıl eden Türklerdir. “Biz de bu işin içinde varız” oldu. “Bizim de bir tarihimiz var”, oldu. Ama bu ortaya çıktığı andan -ki bu 20. yüzyılın başları 19. yüzyılın sonlarında görüldü- bu ortaya çıktıktan sonra denebilir ki, dünyanın kaderi biraz değişti. Çünkü birden bire asıl büyük çelişkinin Batılı emperyalist sistemle mazlumlar arasında olduğu, bunların dünyayı sömürdükleri, işte bunla kendilerini geliştirdikleri, işçileri dahil hepsinin cennet gibi yaşadıkları, öbürlerinin süründükleri meydana çıkmış oldu.

Bu çıktığı andan itibaren milliyetçilik tam bir devrimciliktir. Ve bu devrimciliği Dr. Sun Yat Sen de yapmıştır, Nehru’yla Gandi de yapmıştır, Mustafa Kemal Paşa da yapmıştır. Bunlar gerçek birer devrimciydiler. Tarihin garip bir cilvesi olarak Rusya’daki ulusal demokratik devrim ile Türkiye’deki ulusal demokratik devrim, Çin’deki hemen hemen aynı zamana rastgeldi, Hindistan’daki de.

Rusya’da Lenin’in biraz da hırsından, ihtirasından sosyalist devrime dönüştürülmek istendi. Yanlış yapıldı. Normal gelişmesini şimdi yaşıyor; Rusya devleti olarak yaşama şansını. Rusya, Sovyet Birliği olamazdı. Suni bir gayretti bu. Çünkü işçi sınıfı yoktu. Sen orada işçi devleti kuramazsın. Ama öyle bir şey çıktı ortaya. Onun başarılı olması da dünyadaki o büyük çelişkinin iki taraflı işlemesinden oldu. Bu büyük çelişki, yani Batıyla Doğu arasındaki çelişkinin doğurduğu çok önemli bir sonucu insanlar çok uzun süre anlamadılar. Hele bizdeki toplumcular hemen hemen hiç anlamadılar.

2. Enternasyonal’den sonra 3. Enternasyonal’in doğma sebebi budur. Onları ortada bıraktığı için bir 3. Enternasyonal kurup Bakü Konferansı’nı yapıp bütün mazlum halkları toplamak gibi bir hevese girdiler. M. Kemal Paşa’nın, Gandi’nin, Nehru’nun, Sun Yat Sen’le Çan Kay Şek’in hareketlerinden itibaren dünyada ulusal demokratik devrim antiemperyalist, tam bir devrimdir.

Batıdakı Milliyetçilikle Doğudakı Farklıdır

Bunu devrim değil tam bir gericiliktir diye düşünceleştirmek çok yanlış bir şey olur. Bu Batı metodlarının Batıya göre yorumlanmasından ileri gelen bir şeydir. Çünkü Batıda milliyetçilik, ortaya sosyalizm çıktıktan sonra kendisini tehlikeli gören kapitalizmin ideolojisi haline getirildi. Ve kapitalizmin en sert şekle bürünmesi, diktatörlüğe bürünmesi halinde görüldü. O zamanki adı da bunun ya Nazizmdir ya da faşizmdir. Nazizm ve faşizm birer milliyetçilik değillerdir. Onlar birer ırkçılıktır.

Irkçılıkla milliyetçilik çok ayrı bir şeydir. Milliyetçilik, Gâzi, bunu çok güzel tarif etmiştir; bir toprak beraberliği üzerine kurulmuş bir şeydir. Kader beraberliği. Belirli bir toprağın üzerinde yaşayan insanlar zaman içerisinde ortak bir kültür, ortak bir medeniyet, ortak bir edebiyat, ortak bir ekonomi oluştururlar. Bu oluşturdukları şey, onların kaderidir. Ve bunu kendileri yönetmek, kendileri ona sahip olmak isterler. Emperyalizm onlara o izni vermek istemez. Buradan çıkan bir olaydır.

Ve buradan çıkan olay da bunu bildiğimiz antiemperyalist demokratik devrimler haline getirmektedir. Başarılı oldular. Marks’ın tahlillerinin hilafına, 20. yüzyıl ulusal demokratik devrimlerin yüzyılı oldu. Ve Üçüncü Dünya hareketi ortaya çıktığı zaman bunun Sovyetler Birliği’nin oluşturmaya çalıştığı Sosyalist Enternasyonal’den daha büyük ve geniş olduğu da görülmüştür.

Mazlum milletler hareketi çok daha büyüktü. Bu da tabii olayı Sultan Galiyef’in Stalin’den daha geniş ve düzgün gördüğünü, eğer düzgün görülseydi, Lenin ve Yahudi toplumu o kadar Batının etkisinde olmasalardı, Komünist Partisi’nin içerisinde de eğer o zaman hareket bir mazlumlar hareketi olarak ele alınsaydı çok daha büyük bir olay olabileceği anlaşıldı. Ama öyle görülmedi. Öyle görülmediği için ikiye bölündü o olay.

İkiye bölündü, bu defa komünistler de bunlarla uğraşmaya başladılar. Bunlar milliyetçiler diye. Kendi aralarında milliyetçilik tartışmaları oldu Sovyetler Birliği’nde. Nerimanof gibi adamlar, Galiyef gibi adamlar kurşuna dizildiler, öldürüldüler.

Gâzi’nin Milliyetçi Yolu

O zaman bunlar neden oldu diye ben yıllarca düşünmüşümdür. Olmaması lazım geliyor, çünkü sosyalizm çok beşeri bir ideoloji. Ve bu ideolojiyi benimsemesi lazım herkesin anlatılınca. Neden olamıyor? Bir, işçi sınıfı, işçi bilinci, bu üretim şart. Henüz oluşmamış. Bunun için olamıyor. Çünkü üst yapısı yok.

İkincisi ve en önemlisi, daha o toplumlar ulusal demokratik devrim aşamasındalar. Onu yaşamadan sen onu bir üst aşamaya getirmeye zorluyorsun. Zorlayınca da böyle lastik gibi oradan buradan patlıyor, oturmuyor. Buradan M. Kemal Paşa’nın sağduyusuna hayran olmamak elde değil. Yani örnek olarak hemen Fransa’yı alıyoruz. Ulusal demokratik devrimi alıyor.

Rusya’dan istifade ediyor. Rusların bazı fikirlerini kabul ediyor. Özellikle devletçilik fikrinde mesela, serbest piyasa yapsın bakalım diyor. İzmir Kongresi’nde serbest piyasa hiç iyi yapamıyor. O zaman devletçilik yapalım, Ruslardan bunu alalım. Orada uygulanıyor, başarılı.

M. Kemal Paşa 20. yüzyılın başından itibaren yeryüzünde şiddetle başlayan milliyetçilik hareketinin liderlerinden. Bu işi çok bilinçli olarak koymuştur ve Gâzi’nin koyuş biçimi hem Marksizme hem de mantığa uymaktadır. Çünkü milliyetçiliği bir kavmin diğer kavimlere üstünlüğü olarak koymamıştır.

Mecliste hep aynı şeyi söyler. Bu, toprakların üzerinde yaşayan herkesin elbirliğiyle yaptıkları bir harekettir. Bazılarının ismini cismini de söylüyor. Kürtle, Lazla, Çerkezle beraber Türkle hepsinin beraber yaptığı bir iş olduğunu söylüyor.

Ve milliyetçiliği doğrudan doğruya ulusal vatan kavramı üzerinde ulusal insanların birarada bir yurt kurmaları, bir cumhuriyet kurmaları şeklinde düşünüyor ve bunu da çok sağlam bir ideolojik temele oturtuyor. Bilimsel, çünkü hayatta en hakiki mürşit ilimdir. En hakiki mürşit diyor, hakiki olmayan mürşitler de çıkar karşımıza, orada onu söylüyor. Bilimden başkasına inanmayacaksın, bilime inanacaksın diyor.

Emperyalizmi Avrupa’ya Kıstırmıştık

Şimdi bir toplumda bilimsel bir demokrasi yapmaya kalktığın zaman çağdaş bir demokrasi yapmak zorundasın. Başka türlü yapılamaz. Çağdaş demokrasinin de kuralları belli. Peki niye onu hemen yapmıyor? Onu hemen yapamaz, çünkü emperyalizme karşı bir savaş veriyor. Emperyalizm onu hâlâ rahat bırakmıyor. Şimdi bu emperyalizmin bırakmaması Sovyet İhtilali’nin de, Çin İhtilali’nin de, Türk İhtilali’nin de, Hint İhtilali’nin de tabii mecrasında gitmesini engelliyor. Çünkü emperyalizm dünyaya hakim.

Böyle olunca ortaya çıkmış olan bu yeni hastalıklar onu çok rahatsız ediyor. Onları ortadan kaldırabilmek için tedbirler düşünmeye başlıyor. Ve şimdi bunu gençlerin çok ciddi olarak düşünmesi ve görmesi gerekiyor. İleride 20. yüzyılın tarihini yazacak olan tarihçilerin bütün o 20. yüzyıl boyunca Batı emperyalizminin başına çıkan bu devrim hareketleriyle uğraştığını görürüz. 20. yüzyıl tamamen bu çerçeve içinde geçmiştir.

Aslında çıkan iki cihan harbinde dünyanın paylaşılması ve sonra da dünyanın öteki tarafın eline geçmemesi için bunlar olmuştur. Başarabildiler mi? Kısmen başardılar sayılabilir. Çünkü 1970’lerde, 60’larda Doğu Bloku ile Üçüncü Dünya hareketinin bütününü aldığın zaman emperyalizm Batı Avrupa’yla Kuzey Amerika’ya sıkıştırılmıştı. Resmen sıkıştırmışlardı. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. OPEC bir hareket yaptı. Canlarına okudular, petrolsüz kaldılar. Süründüler. Böyle bir güç oluşuyordu.

Emperyalizmin Ajanları

Buna karşı akıllı davrandı. Bu akıllılığı geniş ölçüde iki şeyden ileri geliyor. Bu bizim Türkiye’de de en zayıf olduğumuz alan. Taraftar buluyorlar. Yani karşı cephede taraftar buluyor. O taraftarı nasıl buluyor? Kültürsüzleştirerek buluyor. Yani kendi kültürünü evrensel bir kültür olarak empoze ediyor. Orada buna inanan saflar buluyor. Saflar buna inandığı andan itibaren kendi milletlerini aşağı görüyorlar ve onlar gibi olmak yoluna gidiyorlar. Onlar gibi olmak yoluna girdikten sonra önünde onun bir sürü işbirlikçi var. Bedava işbirlikçi, boynuna ipi kendi geçirenler hem de. Bunlarla harekete geçiyor.

Bunlardan bir tanesinin adı Türkiye’de Turgut Özal’dır, Rusya’da Yeltsin’dir. Adam çıkıyor bunlara gelin yahu, bu iş beraber daha güzel olacak diyor. Ondan sonra bakıyor ki Türkiye az daha elden gidiyordu. Bu asıl büyük sorun. Bunu daha geliştirebilmek için Sovyetler’in tasfiyesinden sonra, Üçüncü Dünya hareketinin kırılmasından sonra şimdi çok daha küstah hale geldiler. Şimdi açık açık tek dünya, tek vatan, tek egemen diye koyuyorlar meseleyi.

Burada da emperyalizmin sanki içinde çelişkiler yokmuş gibi, Amerika bunun temsilcisi gibi karşımıza çıkıyor ve bastırıyor. Bu bastırmaya karşı Türk devletinin, geçen yüzyılın başında Anadolu İhtilali’ni yaparak milliyetçilik hareketini devrimci manasıyla en güzel ifade etmiş bir ülkenin başı öne eğik.

Bu işin içine girmesi kadar yanlışlık olamaz. Bu bir defa 1912’de başlayıp 1922’de biten o on yıllık savaş süresinde kaybedilmiş bütün Türklerin mezarlarında yerlerinden fırlamalarına sebep olacak bir olaydır. On sene savaşlar verilmişse bunlar için mi öldüler. Yoksa o zaman teslim olurlardı. Bu dava orada biter, kimse de ölmezdi.

Hayır, teslim olmadılar. Savaştılar ve başardılar. O savaşla yapamadıklarını adam hınzırlıkla yapacak. Bu neyi gösterir? Eğer savaşla yapamadığını bazı başkalarına onları kandırarak yapabiliyorsa sonrakiler biraz enayi olmuyor mu? Baştakiler yememişler, elde, üstte, başta yok, silah yok, perişanlık paçadan akıyor. Hayır diyoruz. Kabul etmiyor ve savaşıyor. Savaşın sonunda toprağını kurtarıyor, bağımsızlığını kuruyor, vatanını kurtarıyor.

Tamam sonra sen o vatanın üzerinde 70 sene yaşıyorsun. 70 senenin sonunda dünyanın ilk 20 ekonomisi içerisindesin, dünyanın ilk 6 büyük silahlı kuvvetlerinden birisin. Kanıyorsunuz herşeye. O zaman kandıramadı adam seni, şimdi kandırıyor. Yine bir çomaklı şeker veriyor eline, bu defa kanıyorsun. Biz Türkiye’nin en büyük ayıbı bu. Türk aydınlarının bundan kurtulmaları gerekiyor.

Gücümüz eskisinden çok fazla. İmkanlarımız eskisinden çok fazla. Bütün mesele ulusal kültürde çok büyük hatalar yaptık 1950’den bu yana. Ulusal kültür meselesini çözmemiz lazım. Ulusal kültür meselesinde birinci derecede milli eğitim sistemini değiştirmemiz lazım. Yeniden ulusal eğitime dönmemiz lazım. O sistemle vakıf üniversiteleri, dersane sistemi bunların hepsini ya ortadan kaldırmak ya da kamu denetimine almak gerekiyor.

Ona aykırı bir şey yaptıramazsın, yaptırmamalısın. Öyle bir yere girdiğimiz takdirde benim düşüncem çok basit. Ben bizim Osmanlı zamanında imparatorluğun topraklarına dahil olmuş, bugün bir bağımsız devlet olan komşularımızın ve çevrelerindeki diğer ülkelerin hepsinin tamamıyla Batı Avrupa’nın dışında başka bir birlik oluşturacaklarından eminim. Yani bu tabir olarak Osmanlı’yı kullanırsak, bir Osmanlı ortak pazarı bile oluşturulabilir. Çünkü bunların zaten çok ortak şeyi var. Yani bizim ihtilaflarda Batının fişteklemesi ile olmuştur. Eğer Batı fişteklemeseydi kimsenin ayağa kalkacağı yoktu.

Batıyla Doğu Birbirine Hiç Benzemiyor

Burada da şunu söyleyeyim. Batıyla Doğu birbiriyle hiç benzemiyorlar. Şimdi Batının tarihini okutuyorlar. Derebeylik şudur: Bir derebeyi vardır, toprağın başıdır, bunlar ister serf satar, ister alır, onun kölesidir. Bu, papaya ve krala bağlıdır. Kral da papaya bağlıdır. Yani hepsi papaya bağlıdır. Öyle bir sistem orada. Şehirler bile birbirine düşmandır. İtalya’da şehir hadiseleri vardır. Çünkü her şehir bir derebeyliktir.

Bizim imparatorluğumuzda öyle bir şey yok ki. Derebeyi demen için toprak sahibi demen lazım. Toprak onun değil. Toprağı ona padişah veriyor, diyor ki, “Sen iyi savaştın. Git oraya, sana dirlik olarak verdim. Orada bir süre uğraş. Ama senden asker isterim. Savaş olunca askerle geleceksin”. Toprak onun değil. Orada yaşayan halk esir değil. Yani onun söylediği gibi ne alabilirsin ne satabilirsin öyle bir durum yok. Onların hepsi bir krala bağlı. O kral da halifeye bağlı. Bizde halife krala bağlı. Tamamen değişik sistem.

Bakıyorsunuz şimdi Doğu imparatorluklarında hakim unsur yok. Var gibi görünüyor ama yok. Daha modern imparatorluklarda, Timur, Osmanlı, Selçuklu’ya bak. Bunlar yayılıyorlar. Toprakları alıyorlar. Geniş bir arazinin içinde Hıristiyanı, Budisti her çeşit din oluyor. Irk oluyor. Hiçbir sorun yok. Ne ırk ne din meselesi var. Yahudi, Hıristiyan misyon kabul ediyor, alıyor yardım ediyor.

Sonra imparatorluklar batıyor. Batıştan sonra bakıyorsunuz şayana hayret bir şey görüyorsunuz. İmparatorluğun hakimiyeti altındaki her kavim, bütün özellikleriyle, dini yerinde, dili, kültürü yerinde. Hiçbir yerine dokunulmamış. Bizim Osmanlı’dan çıkan bütün kavimler böyledir. Diyeceksin ki Osmanlı çok temiz. Hayır bu Asya’ya mahsus. Ruslar’da da öyle. Ruslara bakıyorsun Çarlık diyorsun Türkleri esir almış. Sonra komünistler geliyor ideolojileri bastırıyor. Bir dağılıyor, bütün Türk cumhuriyetleri olduğu gibi çıkıyorlar. Hiçbir kusurları yok. Bütün dedikoduculuklarına kadar herşeyiyle ortaya çıktılar. Bu Asya.

Asya’da Avrupa’daki gibi değil. Şimdi bakın Senegal’den Fransızlar çekiliyor, Senegalliler Fransızca konuşuyorlar. Kültürleri, tarihleri yok. Bitmiş. Onu arıyorlar, nereden çıkacağız diye. Niye? Çünkü onlar Yunan-Latin kafası içindeler. Gittikleri her yerde kendi dilini, dinini empoze ediyor. Onu kültürsüzleştiriyor. Çünkü kültürsüzleştirdi mi sömürge olarak topraktan kurtulsa bile ekonomik, kültürel olarak kurtulamıyor.

Şimdi ben Fransız televizyonunu dinliyorum. Bizim buradan alan uydu, Fransa’nın Güney Afrika’ya yaptığı yayını alıyor. Aslında orada onlara hâlâ yaptıkları telkinleri izliyorum. Zencilere film çevirtiyorlar. Fransızlarla ortak yapım. O filmleri gösteriyorlar. Orada herkes hâlâ Fransız. Fransız okulu, Fransızca... Hâlâ bunları işliyor. Git Kenyalıya, Kenyalı kendini İngiliz zannediyor, halbuki yamyam. Şimdi o kadar farklı kavimler.

Sosyalizmle Kemalizm Otomatikman İçiçe

Burada demek ki emperyalizm milletlerin ulusal özellikleri üzerine o kadar haince gidiyor ki, zaten otomatik olarak sen antiemperyalist oldun mu milliyetçisin. Bunun başka türlüsü mümkün değil. Ha bu sosyalistlerle uzlaşır mı uzlaşmaz mı bunu tartışmak bile komik. Özellikle bizde Batı taraftarı olan ve kendilerini çoktan oraya angaje etmiş bir takım insanlar, kurtarmak için gene bir şeyler bulmaya çalışıyorlar.

Sadece 1917’den 1930’lara kadar olan dönemde yaşananlara bakacak. Türkiye’de Anadolu İhtilali var. Neresinden bakarsan bak bu bir ulusal demokratik devrim. Hiçbir zaman bir sosyalist devrim değil. Sosyalizme açıktır ama olmadı.

Bir de sosyalist devrim var: 17 Devrimi. Rusya’da oldu. İşte iki ülkede iki devrim olmuş. Birisi sosyalist diğeri demokratik devrim. Eğer ikisi birbirine karşı olsalardı bunların harbetmesi lazımdı. Acaba ne olmuş? O kadar farklı bir şey olmuş ki ikisi içiçeler. Bir de TKP’ye 3. Enternasyonal’in verdiği o zamanki talimat şu: M. Kemal Paşa’ya karşı çıkmayın.

Bu ne biçim şey. Hani komünizm karşıydı milliyetçiliğe? Hayır, değil. İkisi de emperyalizme karşı. Böyle olunca otomatik olarak sosyalizm ve Kemalizm içiçedir. Bunları birbirinden ayıramayız. Sosyalistler her zaman M. Kemal Paşa’nın yanında oldular.

Son zamanlarda Amerikalılar sosyalistlerin kanına girinceye kadar. Şimdi bazı sosyalistler onların sosyalisti. O sosyalistler artık bir tuhaf. Artık sosyalizmden de korkuyorlar. Şimdi Alman sosyal demokratlarının 2. Enternasyonal’de kabul ettiği maddeyi gördüm de ben dehşete düştüm. Sosyalist ahlak prensiplerinden ve sosyalist şeylerden vazgeçmiş. Hıristiyanlığın genel prensipleri içinde hareket eder diyor. Bunun neresi sosyalist?

Attilâ İLHAN
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 12077
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: Attilâ İLHAN

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 0 konuk

x