Ermeni Meselesinin Kökenini Batının Irkçılığında Aramak Lazım / Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

Ermenilerin soykırım iddialarını çürüten ve asıl katliam sahiplerinin onlar olduğunu gösteren bölüm.

Ermeni Meselesinin Kökenini Batının Irkçılığında Aramak Lazım / Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV

İletigönderen Oğuz Kağan » Prş Eki 25, 2012 14:09

Ermeni Meselesinin Kökenini Batının Irkçılığında Aramak Lazım

ABD’de Ermeni Meselesi Hakkında Ancak Büyük Mücadelelerle Konuşabiliyorsunuz

Yakında New York’tan geldim. Orada bazı deneyimlerim oldu. Ondan bir yıl önce de gene ABD’deydim ve bir ay kaldım. Değişik yerlerde konuşmalar yaptım. Oradan edindiğim intibaların hepsini burada anlatamam. Ancak bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Şimdi döneceğime yakın orada birkaç gün daha kaldım. New York’ta konuşmalarımı yaptım.

Birleşmiş Milletler’de Ruanda’daki soykırımla ilgili bir toplantı olacakmış. İki tane halk var orada biliyorsunuz. Onun kan dökümünün 12. yıldönümüymüş. O vesileyle yapılıyor ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan da yeni bir birim kurmuş: Soykırım Birimi. Orada iki kişi çalışıyor. Bir tanesi başkan, öteki yardımcısı. Başka kimse yok ve bu girişimin başında da Ruanda baş temsilcisi var. Ama Ermeniler yakasına yapışmışlar. Demişler ki, “Bunu beraber yapalım” ve bir Ermeni soykırımı gösterisine çevrilme istidadını göstermiş.

Bunun üzerine benden o toplantıya katılmamı istediler. New York’ta kalışımı uzattım. Yoksa hemen o gün dönüyordum. İşim ve programım bitmişti. Başka bir şey için çağrılmıştım. Ayrıntısına girmemeyim.

Columbia Üniversitesi’nde bir toplantı vardı. 30 küsur yıldır bu işin içindeyim, bu gibi işleri rahat yapacağım bir ortamı ben hiçbir zaman bulmadım. Bunu artık açıkça söyleyeceğim. Şikayet edeceğim.

Bu sefer de Columbia Üniversitesi’ndeki bir toplantıya, bileti oradan almak suretiyle gittim. Toplantı süresi iki gündü. Onun için bir otelde yer ayırdılar. Orada kaldım, konuşmamı yaptım ama bizim arkadaşları haberdar ettim. Gidiyorum, bu vesile ile Ermeni konusunda da bazı şeyler yaparım. 24 Nisan geliyor ama artık Nisan’a bağlı da değiliz. Bildiğiniz gibi onlar da değiller. Böyle bir program yapıldı.

Son derece kısıtlı imkânlarla çıktım. Elimdeki bileti işte birkaç gün daha uzattık. Bu toplantıya katıldım. Şimdi bazı ayrıntıları belki ikinci konuşmamda eklerim. Çünkü ikincisi eleştiriye yönelik olacak. Adamakıllı konuşup artık açıkça hesap sormak zorundayız. Açıkça söyleyeyim ben soracağım. Yani resmi olsun, olmasın. Hesap da soracağım. Çünkü Ermeniler bir yana, Türklerden de ben çok çektim. Artık kaldıramıyorum.

Şimdi Ermenilerden çektiklerime geleyim. Bunu onlar propaganda haline soktular ve birkaç kişi konuştu. Bundan bir yıl önce de gene buna benzer şeylerle karşılaşmıştım. Tek yanlı olarak meseleyi koydular. Ben tabii Ruanda’daki baş temsilcisiyle telefonla konuştum ve resmen yazılı olarak müracaatta bulundum. Ben buraya katılmak istiyorum diye.

Birincisine, ikincisine cevap vermediler. Derken telefon konuşmamda dedim ki “Yoksa bu onların propaganda forumuna dönüşür. Siz Ermeni meselesini biliyor musunuz?” Sadece Türk Ermeni ilişkilerini. Hemen evet demiş. Üzerimize fazla baskılar geldi. Kofi Annan’ın oraya atadığı kişi de bunlara eğitim veriyor. Çünkü Soykırım Merkezi’nin başkanı Arjantinli bir adam. O da izin veriyor. Onun da sorumluluğu var. Ama tabii bunu değerlendireceğiz. Başka çaresi yok. “Yalnız ben mutlaka katılmak istiyorum” dedim.

Katılma kararımı almışlar. Herhalde birileriyle konuştular. Oraya gittiğim vakit kendisini salonda buldum. Dedim ki, “Katılıyorum ama buraya dinleyici olarak gelmedim. Konuşmacı olarak geldim. Siz beni onlar gibi sıraya koymazsınız ama ben oturduğum yerden konuşurum. Bunu bilesiniz. Oradan müdahalelerde bulunurum.” Daha önceden öğrenmiştim ki, New York Times’tan bir hanım gelecek oraya. O da dış ilişkiler, dış haberler kısmının müdür yardımcısıymış. Oturum başkanı olacak. Onun da Ermeni tarafını tuttuğuna dair haber aldım.

Bunlar konuşmalarını yaparlarken yazılı bir şey yolladım bu hanıma. Bilerek en öne oturdum. Mesela “Biz seni görmedik” derler.

Kağıdı yolladım. Kağıda, “Ben bu sözlere cevap vermek istiyorum. Cevap hakkımı mutlaka kullanacağım” diye yazdım ve yolladım. Eline alıp okuduğu vakit bana baktı. Kafasını şöyle yaptı, yani “pekiyi” gibilerinden. Onlar konuştular.

ABD’de Ermeni Tarihçiler Konuşmamı Dinlemediler Bile

Şimdi tekrar döneceğim o konuya. Fakat ondan bir yıl önce de gene başka bir vesile ile Amerika’ya gittim. Normalde orada burada konuşmam. Yani kendi işimi yaparım. Ne görevim varsa onu yaparım. O görevden arta kalan zaman varsa konuşurum. Hazır bileti de başkası yollamış. Benim, bu çıkışlarda bilet sağlama, Ermeni meselesi işinde zorluklarım vardır. Onu da bilirsiniz. Bunun hakkında da bir listeyi sonra yapacağım.

Gene o vesileyle gitmiştim ve birtakım konuşmalar yapıyorum. Mesela Perdue Üniversitesi’nde de Prof. Robert Maddison diye birisinin bir kitabı da var bu konuda. Tek taraflı bir kitap. Onun başkanı olduğu bir Soykırım Araştırmaları Merkezi var. Orada konuşma yaptım.

En önce o konuştu ve hazırlayanlara, “Ben onun konuşmasını dinlemem. Yaptıktan sonra çıkıp gideceğim” demiş. Şimdi bu New York’taki toplantıda konuşan Ermeni, ki Boston’da o da Soykırım Enstitüsü müdürüdür. Onun ile bu Amerikalı Yahudi asıllı Prof. Madison arasında ortak noktalar var. Aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyorlar.

İkisi de şöyle bir tablo çizdiler. 1915’lerde, ondan önce, hatta ondan sonra Ermeniler ufak, yoksul, zayıf, narin, barışçı, kimseye zarar vermeyen, kendi halinde, ensesine vur ağzından lokmasını al, silaha elini sürmemiş, Tanrı’ya tapan, gerçek Hıristiyan, İsa gibi hareket eden, korunmasız ve zavallı insanlar. Türkler onların üzerine düzenli kalabalık ordularla, ellerinde tüfeklerle, tanklarla, bir sürü modern silahlarla saldırdılar ve bunları öldürdüler. İkisinin de söylediği şey budur. Şimdi tabii bu arada başka şeyler de söylediler.

Mesela New York’taki toplantıda denildi ki: “Kürtlerin soykırım suçunu işledikleri, Osmanlı mahkemelerinde de zaten tescil edilmiştir. Onlar da kabul ettiler.” Bazı kararlara atıflarda bulundu. Hakikaten bu meseleyi son derece ciddi olarak ele aldılar ve cezaları da orada geçen kararlarda söylediler. Hatta Meclis-i Mebusan’da bazı milletvekillerinin (isimlerini de vererek), “Şu dedi ki ‘Biz böyle yaptık’, bu dedi ki ‘Biz böyle yaptık” dediklerini söyledi. Biz, “Zamanında bunları itiraf da etmişlerdir” dedik. Şimdi ben sadece bu noktalar üzerinde bazı şeyler söyleyeceğim.

Tabii hemen konuşma izni isteyerek bunlara cevap vermek istedim ve birçok “arada” konuştum. Daha doğrusu konuşabildim. Konuşmalarım arka arkaya kesildi. Sonra olduğum yerden bağırmak zorunda kaldım. Ve oturum başkanı olan kişiye şöyle dedim:

“Siz oturum başkanlığı yapamazsınız. Taraf tutuyorsunuz. Oturum başkanı böyle ‘Sen sus, hiçbir şey söyleme. Önce soykırımı kabul edeceksiniz. Burada soykırımı kabul etmeyen konuşamaz’ gibi şeyler söyleyemez. Yerleşmiş bir kanaati değiştirmeye çalışmak, yani onu denemek bilimsel bir gerekliliktir. Bu böyle yapılamaz diye bir şey yok. Eğer bu evvelde de geçerli bir kural olmuş olsaydı bütün inanç sistemleri içerisinde, bir zamanlar dünya düzdür diyorlardı. Kopernikus ve Galileo düz değil yuvarlak olduğunu söylediler. Ama ondan öncekiler kazığa çakılır ve yakılırdı. Sonra zamanla onların doğru olduğu ortaya çıktı. Ben de buraya yeni bir görüş getiriyorum. Siz katılmayabilirsiniz. Bazı kimseler katılmayabilir. Yani zayıf ve naif halklar üzerine büyük kuvvetlerle çöküldüğü söylendi. Bende burada Ermeni belgeleri var ve onlar iki yüz binlik veya iki yüz bin kişiden fazla ordu kurduklarını söylüyorlar.”

Türk Evi’ndeki Konuşmaya Yalnızca On Türk Geldi

Bu, Birleşmiş Milletler çatısı altında ciddi bir toplantıydı. Oraya hiçbir Türk gelmedi ki. Yani bir kere alınmıyorlardı. Gelenler davetiye ile geliyordu. Bana, “Siz de gelebilirsiniz” diye bir mektup yazdılar. O da işte o girişimlerimin sonunda oldu. Onun üzerine gittim. Bir kere almıyorlar. İkincisi alacak olsalar dahi zaten pek bir Türk gitmeyecek. Türk Evi’ndeki Türkçe konuşmayı yaptığım vakit Türklerden sadece on kişi geldi. New York ve çevresinde iki yüz bin Türk yaşıyor. Onlardan on kişi geldi. Oraya da gelmeyeceklerdi.

25 Nisan’da toplantı olmuş. Türkiye’den birisi kalkmış gitmiş oraya. Mühendis falan galiba, sınıf arkadaşım söyledi. Kalkmış gitmiş New York’ta Time Square’daki toplantıya katılmak için. Bir de bakmış ki 50 ile 100 arasında Türk var orada. Halbuki kendisi Türkiye’den kalkmış gelmiş. Oradakiler oraya dahi gitmemişler. Bu konu hakkında söyleyecek çok şeylerim var. Şimdi bunlara sadece değinmiş oluyorum.

O salona tamamı ile onlar hakim. Armenia Reporter diye bir gazete New York’ta çıkar. Onu çıkaran adamı da tanırım. İstanbul’a geldiği vakit onunla konuşmuştum. Hatta ben bazı şeyler bulup yayınladığım vakit, “Türkkaya Ataöv bu konuda şunu buldu yayınladı. Cassady’nin kitabını yayınladı. Kitabının değerlendirmesini yapmış, yayınlamış” dedi. Bunu diyordu 21 yıl önce. Cassady’nin kitabını şimdi çevirip yayınladılar; bana atıfta bile bulunmuyorlar. Yani benim 21 yıl önce yayınladığım bir şeyi Türk tarafı kendisi yayınladığı vakit, “Bunu ilk yayınlayan Türkkaya Ataöv’dü” demekten kaçınıyor. Halbuki New York’ta çıkan Armenia Reporter gazetesi bile bunu yazmıştı.

Böyle enteresan ilişkilerimiz var Türkiye ile. Ondan sonra dedim ki, “Siz gülebilirsiniz. Fakat benim Ermeni kaynaklarım var.” Ardından açtım gösterdim sayfalarını. Bir tanesinde diyor ki:

“İki yüz bin kişilik ordu kurduk ve Türklere karşı savaştık.”

Ötekisinde de 200 binden fazla diye yazıyor. “Bunların belgeleri bende vardır” dedim. Sizin kitaplıklarınızda da var. Buraya gelince bunları yayınlamıştım. Bizim bazı Türk arkadaşlar ondan sonra beni eleştiren yazılar yazdılar Türk basınında. “Böyle şeyler oldu diyor, belgeleri göstermiyor” dediler. Belgeleri gösterdikten başka, burada haber olarak Hürriyet gazetesinde çıktığımda, o sayfaların fotokopisine de vermiştim muhabir arkadaşa. Bir de üstelik o sayfaları da bastı.

Ama dedim, bu belgeleri sağladığım yeri şimdi burada söylemeyeceğim. Mecbur kaldığım takdirde söyleyeceğim. Diyor ki, “Hem belge olduğunu söylüyor hem de belgeyi göstermiyor.” Belgeyi göstermiyor değil. O da çok açık bir Türkçe ile yazıldığı gibi belgeyi gösterdim. Kopyasını verdim. O da gazetede yayınlandı. Benim söylediğim şey, o belgelerin asılları nerededir, onu söylemedim. Nedeni? Çünkü “Oradadır!” dediğim vakit onu gidip oradan yok edecekler. Bakın biz bunlarla da karşılaştık. Sadece bunu söylüyorum ve gayet de iyi anlaşıldı. Türkçe olarak iyi anlaşıldı kanısındayım. Gazetede de öyle yayınladı. Bunu burada böyle anlamak suretiyle bizi hiç gereksiz yere zayıflatmak isteyen, bana saldırma içgüdüsüne egemen olamayan bazı arkadaşlarımız ve zamanında kendilerine menfi oy kullandığımız kişiler var.

Tabii ki Osmanlı mahkemeleri Dadrian gibilerin, onların istedikleri kararları vermişler. İşte, diyor nihayet onlar da kabul ettiler ve artık bu bir soykırım olduğunu göstermektedir. Bu onu göstermez. Çünkü her şey kendi çerçevesi içerisinde değerlendirilir. Hangi İstanbul, ne türlü mahkeme? Galiplerin mahkemesiydi o.

Savaşı Kazananlar Kendi Mahkemelerini Kuruyorlar Ya Da Kurduruyorlar

Anayasa Mahkemesi’ne başkanlık etmiş kişi var burada. Mahkemenin birinci koşulu tarafsız olmasıdır. Yani dışardan bir baskının altında olmayışıdır. Osmanlı mahkemelerinde yargılamalar olmuş. Evet oldu. Bilâl Şimşir’in Malta’daki sürgünlerle ilgili kitabında söylediği gibi hatta kendileri mahkeme etmek istediler. Kimdi bunlar? Bu türlü mahkeme olmaz. Yani o mahkeme ne İstanbul’da olur, ne Malta’da ne de başka bir tarafta. Niye? Çünkü savaşı kazananlar kendi mahkemelerini kuruyorlar ya da kurduruyorlar.

Başkent İstanbul işgal altındaydı ve Bekir Ağa Bölüğü oraya tutsakları koyuyorlardı. Şimdi İstanbul Üniversitesi yerleşkesinin içerisindedir. Orada İngilizlerin süngülü, silahlı neferleri vardı. Onların işgali altındaydı. Bütün binayı çevirmişlerdi. Mahkeme binasını da çevirmişlerdi. Meclis-i Mebusan’ı da çevirmişlerdi. Nihayet 16 Mart’ta orasını da kapattılar. O binanın içerisinde söylenen şeyleri onlar bu şekilde kabul etti. Hayır efendim! Mahkeme böyle olmaz. Yani bu türlü muhakeme olmaz. Bunun bir geçerliliği yoktur.

Diyeceksiniz ki, bunu genelleştirirseniz, bu İkinci Dünya Savaşı’nda Nünberg ve Tokyo’ya da uygulanabilir. Evet uygulanabilir, bundan da haberiniz olsun. Tabii ki Almanların Nazi liderleri bir takım suçlar işlemişlerdi. Onların da cezalarını çekmeleri gerekiyor ama bir mahkeme kuruldu ki, savaşı kazananların askeri yargıçlarından oluşuyordu. Yani Amerikan, Sovyet, İngiliz, Fransız yargıçlarından oluşuyordu. Yalnız ve yalnızca bir tarafı muhakeme ettiler.

Evet, Göring, Londra’da sivil hedefleri bombalamıştır. Bu devletler hukukuna aykırıdır. Ama Londra’ya Göring’in bombalamaları başlamadan önce İngiliz savaş uçakları Bremen’i bombalamışlardır. Göring böyle bir şey yapmıştır ama mahkeme kurulmadan daha önce ABD hiç kuşkusuz sivil hedefleri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atmıştır. Neden bunları yapanlar da mahkemeye çağrılmıyor? Sadece bir taraf çağrılıyor: Savaşı kaybeden taraf. Kazanan taraf sözüm ona kendi adaletini yürütüyor. Orada da bu olmuştur. Eğer birisi çıkar da size, “Oradaki mahkemeler bile bunları kabul etmiştir” derse bu hiçbir mana ifade etmez. Hangi koşullarda bu kararlar alınmıştır?

Anlaşılan Türkiye’deki Bazı Kimseleri İkna Etme Zarureti De Ortaya Çıkıyor

Mesela bugün Uluslararası Ceza Mahkemesi var. 2002 yılında işlemeye başlamıştır. Amerika’nın kurdurduğu bir mahkeme. Yani arkada NATO, Amerika vardır. O da yansız bir mahkeme değildir. Ben ötekisinden bahsediyorum. 1998 Roma Statüsü ile kurulan ve yeterince devlet onayladığı zaman yürürlüğe giren Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden söz ediyorum. Bunun tarihi 2002’dir.

Mesela o 1918-19’da kurulmuş olsaydı ve biz belgelerimizle tanıklarımızla oraya gitseydik. Ermeniler de gelselerdi. İkimiz de eşit olsaydık. Biz de her şeyi ortaya koysaydık. Onlar da ortaya koysaydı. Burada iddia edildiği gibi Türklere Ermenilerin yakıştırdığı bir kararı veremeyecekti. Nitekim veremedi de. Bilâl Şimşir’in o iyi Malta sürgünleri araştırmasındaki birkaçı bizde vardır. Orada da söylediği gibi, yani ayrıntılarıyla anlattığı gibi kendileri bir mahkeme kurmak istediler.

Hatta Fransız General Frachet D’Esperey de, “Bu ne biçim mahkeme” diye karşı çıkmıştır. Hem Osmanlı toprakları üzerinde oluşturulmasına karşı çıkmıştır, hem de Malta’ya o 44 sürgünün yollanmasına karşı çıkmıştır. O da çok adil bir adam olduğundan ötürü değil. İngilizlerle, Fransız emperyalistleri arasında bir çekememezlik var. Ama hiç olmazsa hukuka dayalı bir iddia da söz konusudur. Oraya birtakım insanları götürdüler ve iki yıl bilmem kaç ay şu kadar gün onlar orada bir çeşit hapsedildi. Aleyhlerinde bir şey bulunamadığından, ondan sonra serbest bırakmak zorunda kaldılar. Değil öyle galiplerin adaleti biçiminde, tam tarafsız, özgür bir mahkeme kurulmuş olsaydı farklı olurdu. Bugün de yok öyle bir mahkeme. İşte ona birazcık yaklaşan Uluslararası Ceza Mahkemesi diye bir şey var. Ona benzer bir şey hatta daha özgürü kurulmuş olsaydı kesinlikle böyle bir itham yapılamayacaktı. Malta’da da yapamadılar. O öyle kaldı. Ancak bunu herkes okuyor. Bunlardan öğreniyor. Yani bizi dinlemiyorlar.

Ben bu konuda yabancı dilde 76 tane kitap çıkardım. Türkçesini çıkarmaya hiç ihtiyaç hissetmedim. Çünkü yabancıları hedef olarak alıyorum. Onları ikna etmek için. Bir de vaktim de olmadı. Bir kişi için 76 tane kitap yazıp çıkarmak az bir rakam değildir zannederim. Bütün bunlar epey yıllarımı aldı. Anlaşılan Türkiye’deki bazı kimseleri ikna etme zarureti de ortaya çıkıyor şimdi.

Türkiye’de de bazı şeyler yapmalıyız. Fakat asıl muhatabımız yabancılardır. Mesela ben gelmeden önce şunu başardığımızı söylüyorum ve bunun bir daha tekrarlanması mümkün değil. Mesela bir televizyon konuşması yaptım. Columbia Üniversitesi’nde yaptığım konuşmayı beğendi bir adam. Benden o konuda, konuştuğum konuda bir televizyon VTR’si istedi. Kendisi MNN televizyonu diye bir televizyonda çalışıyor. New York’ta 34. kanaldan yayın yapıyor.

“Ben beğendim” dedi. “Konuşalım.”

Pek de yanaşmadım. Nedeni şu: Vaktim yok, aklım o Ermeni meselesinde. İlle onları ayarlamaya çalışıyorum. Fakat ısrar edince peki dedim ve bir odaya geçtik. Ondan sonra orada konuştuk. Çok da memnun oldum. 20-25 dakikaydı galiba. Kendisi de sonra ifade etti. İki gün sonra yayınlanacak dedi. Çok iyi bir konuşma oldu. Ondan böyle bir cesaret alınca kafama soktum ki, ben Ermeni meselesini bu adamla belki televizyonda konuşabilirim. Ama Birleşmiş Milletler çatısı altında bile konuşturmuyorlar. Hiçbir gazeteye hiçbir şey yazamazsınız. Bütün bu koşullarda nasıl olacak? Radyoda çıtınız çıkmaz. Bir televizyonda, üstelik Amerika, New York’ta nasıl konuşabilirsiniz? Bir deneyeyim dedim.

Telefon ettim. “Dün böyle böyle bir şey oldu. Ben Birleşmiş Milletler’de konuşturulmak istenmedim.” Evvela birinci konuşmadan bahsetti. Birinci konuşmayı övdü. “Bir de şu var” dedim. “Benim gibilere fazla” dedim. Çünkü adamı da yanıltmanın anlamı yok. Belki, “Ben bunu yapamam. Cesaretim yok, beni cezalandırırlar, işimden atarlar” diyecektir bana. Onun için açıkça bunun Ermeniler konusunda olduğunu söyledim.

Düşündü, “Peki, ben seni iki gün sonra arayacağım” dedi. Tam uçağa bineceğim gün, o gün 05.45’te öğleden sonra uçağım kalkacak, New York’ta bir yerde bana randevu verdi. Birkaç katlı bir bina var. Kıyıda köşede bir tarafta. Oraya gittim. Onlar da hazırlanmakta biraz geç kaldılar. Az daha uçağı kaçırıyordum. Uçağı kaçırsaydım onun cezasını herhalde ben ödeyecektim. Daha önce olan deneyimlerden öyle anlaşılıyor. Fakat kaçırmadım ve orada bir saate yakın bir konuşma yaptım. Bu hakikaten bir başarıdır. Bizim yabancılara hitap etmemiz lazım.

Sayın Arkadaşlarım, sizler de dahil olmak üzere hiçbirimiz, söylemek istediklerimizin hepsini ifade edemeyeceğiz. Ben de öyleyim, diğer arkadaşlar da eminim öyledir. Söylenenlere ek ya da örnek olarak, benim hazırladığım bir kitap o dönem basılma olanağı bulamıyor. Onun içerisinde bir Protestan misyoner ile New York’ta Ermeni Yurtsever İttifakı diye bir kuruluşun başkanı olan A. W. Williams ve M. S. Gabriel’ın Ermeniler ile ilgili kitaplarındaki bir bölümden sizlere birkaç cümle çevireceğim, okuyacağım. Çünkü hem benim o katıldığım toplantılarda hem de “Ararat” filminde (Biliyorsunuz, orada da Ermeni kökenli bir şarkıcı var, başrolü o oynuyor) deniyor ki: “Anlamıyoruz. Türkler Ermenilerden neden bu kadar nefret ediyor. Ne var nefret edecek.” Şimdi size bir şiiri çevirerek okumak istiyorum. Bu kitap 1896 yılında Chicago’da yayınlanmış, yani 1915 yılı olaylarından 19 yıl önce. Aynı düşünce üç aşağı beş yukarı devam ediyor.

“Türk’ün Akli Geriliği Vardır”

“Türk neden bu denli şiddetli olarak ilerlemeye karşıdır. Çünkü önce o bir Türk’tür ikinci de o bir Muhammedidir. Türk en iyi insan ırkının bir üyesi değildir. Yani Ermeniler gibi Hint-Avrupalı, Aryen ırktan değildir. Türk ikinci dereceden Yahudiler gibi Semitik ırktan da değildir. O, Moğol ırkının bir parçasıdır ve Türk’ün akli geriliği vardır. Bunun yanı başında son derece düşük olan bir dine de mensuptur ki, bu onu vahşilerden daha da kötü yapmaktadır. Ve aslında İslamın ahlaki hukuku temelde ahlaksızlıktır.”

Hıristiyanlara gelince, Hıristiyanların içinde bir insan karakteri vardır. Bu bir Müslümanın vurgusal durumunun tam tersidir. Ermeniler en eski en uygar Hıristiyan ırkındandır. En çalışkan ve en zeki olan ırktır. İslam, Hıristiyanları öldürmeyi, onları yağma etmeyi, onları soymayı, onlara işkence etmeyi Muhammed’e inanan herkes için farz olarak kabul eder. Dinsel bir görev olarak kabul eder. Hıristiyanlığın krallığı ise…” yani egemenliği anlamında diyor, “...doğruluk egemenliğidir.”

Şimdi Samuel Huntington’un “Uygarlıkların Çatışması” diye kitabı var, sanki yeni çıkmış gibi. “Acımasız İslam barbarlığı ile hiçbir zaman barış olmayacaktır. Türk bir kafese konması gereken vahşi bir hayvandır. Bu kelimeyi onlar için kullandığımdan ötürü bütün köpeklerden, çakallardan ve benzeri hayvanlardan özür dilerim. Ancak bir Türk’ü ve Kürt’ü anlatacak başka bir kelime bulamıyoruz.”

Bunu al UNESCO’ya götür. “Ne düşünüyorsun bunun hakkında” de. Şimdi tek taraflı bunları yapanlar, bunların dedelerinin dedelerinin babaları, bu kitapları okuyanlar. Tabii ikinci, üçüncü kaynaktan da öğrendiler bunları. Yani Türkler buymuş diyor anası evde. Burada üniversitede bir hoca var, yabancı bir hoca. “Senin bu söylediğin, yaptığın bu eleştirileri dedi, anam da bir yemekte söylerdi bana. Yani bir şey koyardı önüme. Ben bu yemeği sevmiyorum dediğim vakit bana ‘Senin başına bir Türk gelse de bilmem ne falan filan…’ derdi. Bu öylesine içine işlemişti. Amerika, Kaliforniya’daki bir kasabada yemek pişiren bir ev kadını bile böyle şartlandırılmıştır” dedi. Şimdi bunu bir tarafa koyayım. Bunu bir örnek olarak verdim.

Ermenilerin Yayınlarını Çok Yakından İzlemek Lazım

Tabi bunların hiçbir tanesi olayları falan bilmezler. Mesela Amerikalıların içerisinde, diplomatların içerisinde sadece bir tanesi Desty Davis diye birisi Doğu Anadolu’da bazı yerleri dolaşmıştır ve onun raporları var. Mesela “Açlıktan ölüyorlar, aç bırakıldılar bunlar” diye. O zaman Anadolu’da geniş, yaygın bir açlık var. Açlıktan bir sürü insan ölüyor. Misyonerler de var. Yalnız onları doyurmaya çalışıyorlar.

Ermenilerin kitaplarını, yayınlarını, makalelerini çok yakından izlemek lazım. Ben bunları olabildiğince yaptığım kanısındayım. Hatta Cenevre’de, aklıma gelen parça parça şeyleri de ekliyorum, 22-25 sene önce oldu. Orada bizim aleyhimizde 57 kadar kitabın kendi paramla fotokopisini çektirdim. Çok da pahalıdır fotokopiler dışarıda. Onları getirip Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili dairesine verdim. Bana çok teşekkür ettiler bunları getirdim diye. Kendileri de yararlandı onlardan. Şimdi arıyorum, hiç kimse nerede olduğunu dahi bilmiyor.

Tabi bunların içerisinde Morgenthau diye birinin kitabı vardır. Morgenthau 1913’ün sonları ile 1916’nın başlarına kadar İstanbul’da Amerika’nın büyükelçisiydi. Ayrıldı gitti ve ardından kitap çıktı. Onu anlatacak değilim ama kendisi emlak komisyoncusudur. Zengin biriydi. Başkanlık için mücadele eden iki kişiden biri olan Woodrow Wilson’u, ki onun babası da eski papazlardandır, misyonerlerdendir, parayla destekledi. Amerika’daki sisteme göre, Beyaz Saray’a seçilen kişiye bu şekilde destek verirseniz (parayla özellikle) o da sizi mükafatlandırır.

Onu da Amerikan Yahudisi olduğu için pek başka yerlere tayin edemezler, İstanbul’a büyükelçi tayin ettiler. Bütün yaptığı diplomatik görev bundan ibarettir. Bugün de hâlâ öyle. Yani Yahudi kökenli olanlar dikkat ederseniz Ankara’ya büyükelçi olarak gelirler. Çünkü başka Ortadoğu ülkelerine yollanmaları mümkün değil. Buradan ayrıldıktan sonra, yani tabii biz o zaman Amerikalılarla cephelerde hiç çatışmadık fakat ayrı ayrı gruplarda yer aldık. İngiliz, Fransız, Rus tarafında değildik. Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Macaristan gibi başka bir gruptaydık. Tabi bizim yenilmemizi istiyor.

Ayrıca Yahudi olaraktan bu olayların Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına yol açacağını düşünüyor. Ve gittiği vakit Woodrow Wilson’a demiş ki, “Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde bir kitap çıkaralım. Bu düşmanlarımızı adamakıllı zayıf duruma düşürür.” Tabii İngiltere’de çıkan “Mavi Kitap”a yardım etti. İşte o kitaplarımdan bir tanesi Mavi Kitap’ın eleştirisidir. O da yayını bekliyor İngilizce. İyi bir kitaptır. Bilmiyorum, belki yayınlanamaz. Burada başka bir şey daha var. “Benim imzamdan bir şey çıkmasını istiyorum aman yapılsın” diyor.

Anlatmakta olduğum şeyi inceleyen bir Amerikalı yazar vardır ve tabii ki başka kaynaklardan da ben bu bilgileri edindim. Onun küçük kitabı çok aydınlatıcı. Onun da söylediği gibi iki tane Ermeni danışmanı ya da tercümanı vardı Şivoyandan, Morgenthau diplomatik dilleri hiç bilmezdi. Mesela o zaman diplomasi dili olan Fransızcayı da hiç bilmezdi. Enver Paşa ve Talat Paşa ile konuşurken yanlarında bu Ermeni tercümanlar vardı. Onlar istediği gibi çevirirlerdi. Enver Paşa’nın söylemediği şeyleri ağzına sokar ve sanki söylemiş gibi çevirirlerdi. Buna benzer çok feci yanlışlar yaptılar.

Mesela Perdue Üniversitesi’ndeki konuşmada ben açıkladım. Nasıl bu manayı çıkarabilirsiniz diye. Bunların ayrıntılarına giremem. Ve en nihayet ortaya çıkan şeyi büyük ölçüde Ermeni tercümanlar yazıyorlar, hatta o kadar ki, İstanbul’da büyükelçiyken ailesine yazdığı mektupları da bu tercümanlar yazarmış. Diyor ki, “Çok iyi yapıyorlar, beni büyük bir gaileden kurtarıyorlar.” Mesela adam büyükelçinin ağzından “Sevgili Karıcığım” diye yazıyor, adam da en sonunda imzalıyor. 33.000 kadar belge var Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde. Onların içerisinde bazı belgeler, mesela hatıra defterleri bunu gösteriyor.

Batının Cahili Hiç Çekilmez

Bir metin ortaya çıktığı vakit bunu Amerikan Dışişleri Bakanı, baştan sona okuyor, istediği değişiklikleri yapıyor. Mesela bir yerlerinde şöyle yazıyor: “Talat Paşa çirkin, tombul parmakları arasına kalemi aldı ve emri imzaladı.” Yani sanki o da oradaymış da, parmaklarını görmüş! Yani bu tür ifadeler falan var. Onları ekleyen de Nelsing. Müthiş ırkçı bir adam. Türkiye’nin yerini göstermesen belki gösteremez. O tip adamlardır bunlar.

Bizim yaşadığımız dönemde Anadolu köylüsünün tahsili olmayanları, diploması olmayanları akıllıdır, zekidir. Bir şey söyler şaşırırsın. Fakat Batılının cahili hiç çekilmez. Arada bu kadar büyük bir fark var. Lakin bu değişiklikleri yaptıktan sonra bu kitabı aslında Hendricks adında Pulitzer Ödülü’nü kazanmış bu adam yazıyor. Yani Osmanlı İmparatorluğu’na adımını atmamış ama istediği gibi değiştiriyor, istediği ifadeyi veriyor. Nihayet bu ifadeler çok kötü ama tirajı 2-2,5 milyon olan gazetelerde anlatılır. Ondan sonra kitap olarak 22.000 adet basılıyor. Kitap gelirinin % 40’ını telif ücreti olarak bu en son sözünü ettiğim Hendricks’e yaşam boyunca ödüyorlar. Demek ki bu böyle hazırlanmış bir şeydir, bir savaş amacı vardır. Şimdi bu Türkçeye çevrildi ve Ümit Özdağ da saymış, 100 kadar etni diyor. Kimler bastırıyor bu kitapları? Valla benim önümde kaç aydır kitaplar falan bekliyor basılmak için. Ondan sonra hepsi bizim aleyhimizde, tek yanlı, feci yanlışlarla dolu, güvenilirlik değerleri olmayan kitapların Türkçeleri çıkıyor.

İstanbul’da haftalık olarak çıkan bir Ermeni gazetesi, birinci sayfadan şu haberi veriyor: “Morgenthau’nun kitabı Türkçe’de! İstanbul’da bir görgü tanığı, ilk elden kaynak, tehcirin içyüzünü veren, gerçekçi, cesur, soykırımı bir savcı gibi güvenilir anlatan bir kaynak…” Ondan sonra ben bunları da okuyunca, “Morgenthau’nun Türkçeye Çevrilen Kitabı” diye makale yazdım ve size söylediklerimi biraz anlattım. Ne kadar güvenilmez bir kaynak olduğunu ve ilk yazımı 1952 yılında yayınlamış olan gazeteye yolladım, basılmadı. Basılacak yer de bulamıyorum. Yani bu saçmalığa cevap veren bir yazıyı yazsak dahi basılmıyor. Böyle bir şeyle karşı karşıyayız.

Aydınlarımız Bizlerle İlgilenmezlerdi

Şimdi biz buna başladığımız vakit 1980’lerden önceydi. Benimki 1975’teydi. Başkonsolosla, konsolosun Los Angeles’ta öldürülüşü... Ondan sonra ben de merak ederekten başladım. Uzatmayayım konuyu. Fakat başladığımız vakit öldürmeler de başlamıştı. Beni Paris’teki davaya tek başıma yollamaya karar verdikleri vakit aydınlarımız hiç ilgilenmezlerdi bunlarla. Gittiğim bütün yerlerde, Londra’ymış Cenevre’ymiş veyahut Paris’teki dava vesaire, Avrupa, Amerika nereye gidersem gideyim, saklanırdım ben gittiğim yerlerde. Saklanmak zorundaydım, çünkü öldürülme ihtimali vardı. Tabii tehditler alırdım. Bunlardan bazıları çok ciddiydi. Birdenbire karşıma birileri çıkardı. Hiç onlara girmeyeyim. Ve bizim başka aydınlarımız da korkarlardı. Hatta bir kere Viyana’dan dönerken komşu fakültelerden iki tane hocaya (İkisi de profesördü ve o zaman benden de yaşlıydılar.) dedim ki, “Ben şuradan şöyle bir görevden dönüyorum. O yüzden dikkat edin.” Bunlar hemen benim yanımdan kaçıp uzaklaştılar. Yani aydınlarımız o şekilde hareket ediyorlardı.

Ancak şimdi burda bir değişme var. Evvela iyi tarafını söyleyeyim. Türk Tarih Kurumu’nda bazı kitaplar yayınlandı. Bazı kimseler merak ediyorlar. Mesela isim verirsem Doktor Feridun Hazal diye bir arkadaşımız bu mahkemeler ile ilgili güzel bir şey çıkardı. Ondan sonra dün İstanbul’da bir yerde bir televizyon programı için konuştum. Oraya Almanya’da doktora tezini hazırlayan ama şu sırada Türkiye’de olan Cem adında bir arkadaş, ama daha doktorası yok onu verecek inşallah, yapılan çalışmaların ne kadar güvenilir olmadığını yani belgeler üzerinde oynadığını gösteren.

Yazdıklarımı Yayınlamaya Cesaret Edemeyen Türk Gazeteleri

Bugün birtakım yayınlar çıkmaya başladı. Bu iyi bir şeydir, ama bu arada ben bir gazete için Ermeni Belge Sahtekarlıkları diye yazı hazırladım. 21 yıl önce ayrı ayrı kitapçıklar hakkında yabancı dilde yayınlamıştım ve bunun hakkında bilgim vardı. Günlük gazetelere, telefonla görüşmek suretiyle, “Bununla ilgilenebilir misiniz? Bunların bir nüshasını ben size toplayayım” dedim. “Evet, başlayın yapın, bize yollayın” dediler. Ben adlarını söylemeyim gazetelerin, teker teker reddedildi bunlar. Diyeceksiniz ki, “Hayır sadece basmadılar da, belki sen yavaş yavaş yanlış anlamaya başladın.” Hayır! Siz bunu basacak mısınız, basmayacak mısınız? Yani sizle konuştum, sizin “Başla yaz!” demeniz üzerine ben oturdum, yazdım. Bunların arkasında yıllarca hazırlık var. Yani yazdığım, yayınladığım kitaplar var. Bunları yapmamış olsam, seneler sürer bunların hazırlığı. Sadece özetleyerek Türkçesini yapıyorum. Mesela 5 tane yazı vesaire. Nihayet Cumhuriyet gazetesine verdik. Orada da üç ay kadar bekledikten sonra bugün beşincisi ve en sonuncusu çıktı.

Şimdi maalesef bu türlü engellemelerle karşılaşıyorum. Galiba biraz önce Amerika’da MNN televizyonuna bu konuda bir saatlik bir konuşma yaptığımı söylemiştim. Bunu bir başarı olarak kabul ediyorum. Fakat bunun da bilinmesini istedim. Hem böyle bir şey yaptım, hem yüreklendirmek istedim. Şurada konuşulmamış, burada konuşulmamış fakat yolunu bulacaksınız, mutlaka bir şey yapacaksınız. Ben de biraz kendi adımdan ve başka konuda o kişiyle iyi bir ilişki kurmamdan da yararlanarak bu konu hakkında 1 saatten fazla bir şey yaptım. Bunun haberini bir muhabir aldı benden. Önemli bir gazetede yazdı. Güzel de bir şey yazdı. Bunun bir ilk olduğunu, önemli olduğunu söyledi. Fakat bu sefer bu yayınlanmıyor bir türlü! Bir televizyon programında şikayet ederek söyledim bunu ve ondan sonra yayınlandı.

Biraz önce Ermeni araştırma merkezleri var dedim. Ben bunların nerede olduklarını bilmiyorum. 80’den önce girdim, 30 senedir çalışıyorum bu konuda, başka konularda da.

Mesela Avrupa, Afrika konusunda, apartheid konusunda, Nelson Mandela’nın Türkiye’den çağırdığı tek Türk benim mesela. Afrika’da beni fark edip oraya çağırdılar. Tazmanya Üniversitesi’nden de akademik bir ödülüm vardır. “Afrika’nın Oluşmasına Son 30 Yıldır Yaptığı Katkılardan Ötürü” yazıyor üzerinde.

Ya da Filistin meselesi. Arafat çağırdı, Filistin Şeref Madalyası verdi. Böyle 16 tane ödülüm var. Kimi akademik kimi başka şey. Fakat Ermeni meselesine gelince bir şeyim yok. 76 tane yayınım var sadece yabancı dillerde. İki Paris davasına katıldım. BBC gibi birtakım yerlerde, radyoda, televizyonda konuştum. Avrupa Parlamentosu’na dört defa gittim. Ermeni tezlerinin geri çevrilmesini sağladım.

Fakat ülkemizde şimdi iki tane, biri ASAM’a bağlı, biri Türk Tarih Kurumu’na bağlı Ermeni araştırmaları merkezi var. Ben telefon numaralarını, yerlerini, adreslerini bilmiyorum. Hatta bunlara hatırlattım da. 74 yaşına girmiş vaziyetteyim ve çocuklarıma bırakacağım şeylerin içinde bir tanesi, Türk halkının çıkarlarına ve hakkına sahip olmaktır. Bunu evde tabii biliyorlar ama siz de bunu kabul etseniz fena bir şey olmaz gibi. Bütün bunlara rağmen, ben yayınların hiçbir tanesini almadım. Bir sürü insana yollandığını biliyorum. Hiçbir şekilde bir şey soran da yok. Yayınlarım elimde kalıyor. Ben bunları yayınlamamın yollarını buluyorum. Çünkü becerikli bir adamım söyleyeyim. Biz de Amerika’da bir televizyonda, 34. Kanal’da veyahut da başka bir kanalda konuşuruz diyen varsa buyursun yapsın.

Atatürk’ü Soykırımcı Olarak Gösteriyorlar

Şimdi bir şey daha var. Acaba ben böyle bir şey yaptım mı? Kasetlerini aldım onlardan, bende var evde. Mesela İsrail’de iki ciltlik İngilizce bir Soykırım Ansiklopedisi çıktı ve onlar Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesine geldi. Ben orada görür görmez aldım. Ermeni parasıyla çıkmış. Sanki Ermenilerle Türklerin ilişkileri, Almanya’daki Yahudi soykırımının hazırlayıcısıymış gibi bir eda içerisinde hazırlanmış. Birinci cildinde Atatürk maddesine bakın, Atatürk’ü kesinlikle tanıyamazsınız. Tarihte jenosit yapmış olan 3-4 kişi olarak zikrediliyor birtakım isimler. Himmler, Hitler ve Atatürk onlardan bir tanesi. Ve hemen orada bir günlük gazeteye, aydınlarımızın okuduğu bir günlük gazeteye bu yayınla ilgili bilgiler verdim. Ermeni Araştırmaları Merkezi’nin başındaki kişiye baktım. Herhalde bunu benden önce görmüştür çünkü görevi o ve bu ansiklopediye cevap da hazırlamış tır. Kamuoyuna cevabını açıklasın. Hiçbir ses yok! Ne gördü ne okudu ne cevabını yazdı; hiç değilse benim o yazıyı yayınladığım zamana kadar. Ben böyle bir açmaz karşısındayım. Bunları da eleştiri olarak söylüyorum.

29 Nisan 2006’da Ankara’da düzenlenen panelde yapılan konuşmadır.


Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV, 29 Nisan 2006
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"


Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."



http://www.guncelmeydan.com/pano/tayyip-erdogan-a-gonderilen-cfr-muhtirasi-kuresel-ihale-t18169.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/abd-disisleri-abdullah-gul-u-biz-yetistirdik-t23656.html
http://www.guncelmeydan.com/pano/dun-malta-surgunleri-vahdettin-bugun-ergenekon-tayyip-t18151.html

KAÇAMAYACAKSINIZ!
Kullanıcı küçük betizi
Oğuz Kağan
Genel Yetkili
Genel Yetkili
 
İletiler: 12354
Kayıt: Sal Oca 27, 2009 23:04
Konum: Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Şu dizine dön: Ermeni Meselesi

Kİmler çevrİmİçİ

Bu dizini gezen kullanıcılar: Hiç kayıtlı kullanıcı yok ve 1 konuk

x