Türk halkının cehaletini ve Türk tarihinin dönüm noktasını Arslan BULUT’un 31.01.2006'da yazdığı aşağıdaki makalede görebiliriz. Makalenin özeti şudur: Aklın ve Bilimin yerini Nakilciliğe terkedilmesi olmuştur.Türk tarihinin dönüm noktası!Ehli sünnet olarak kabul edilen mezhep mensuplarının itikatta dayandığı iki temel düşünce vardır; biri Maturidilik, diğeri ise Eşarilik...
İki itikad arasında temel farklılıklar 4 ana başlıkta toplanır:
1- İman: Eşari,
“amel, imandan cüzdür” der,
İmam Maturidi ise,
“iman, kalp ile tasdikten ibaret sayılmıştır.” Buna göre ameli olmayanlar da, gönülden inanmaları şartıyla mümin sayılır.
2- Kader:
İmam Eşari, “hayır da, şer de Allah’tandır” der.
İmam Maturidi ise,
“her şey Allah’tandır” görüşünü benimsemekle birlikte “kötülük, Allah’ın kaza ve kaderidir” biçimindeki görüşü Allah’a karşı saygısızlık olarak kabul etmiştir. Yani, kötülüğü tercih eden insandır...
Eşarilik’teki
“Allah, kullarını güçlerinin yetmeyeceği bir işte de dener” görüşüne de karşı çıkan Maturidilik, bu görüşün Allah’ın hikmet ve adaletiyle bağdaşmayacağını ortaya koymuştur.
3- Ceza:
İmam Eşari, büyük günah işleyenlerin cehennemde sürekli kalıp kalmamalarının Allah’a bağlı olduğunu savunmuş, İmam
Maturidi ise, büyük günah işlemenin kişiyi mümin olmaktan çıkarmayacağını, müminlerin cehennemde sürekli kalamayacağını belirtmiştir. Sonradan
Eşariler de,
Maturidiler’e bu konuda katılmıştır.
4- Allah’ın fiili sıfatları:
Maturidiler Allah’ın Halik (yaratıcı) ve Razik (rızık veren) sıfatlarının ezeli olduğunu, Eşariler ise Allah varlıkları yaratmadan önce bu sıfatların ezeli olmadığını söylemişlerdir.* * *Maturidilikteki öteki temel görüşler ise şöyledir: İnsan
“taklit” değil,
“tahkik”tir. Yani delillere dayanarak ve ikna olarak iman eder. Başlıca bilgi yolları, beş duyu, haber (insanlara bildirilen Allah’ın emirleri) ve akıldır... Varlıkların
“hâdis” olmaları, yani sonradan yaratılmış olmaları Allah’ın varlığı için bir delildir. İnsanlar, Allah’ın verdiği akıl yeteneği ile, eylemlerin değerlerini, hayır mı şer mi olduklarını kavrayabilir. İnsan, refleksler gibi zorunlu hareketlerle, iradeli davranışlar arasındaki farkın bilincindedir ve bu bilinç insana eylemlerini seçme imkânı verir...
İşte bu çerçevede yapılan tartışmalardan en önemlisi şudur: Allah, kendi katından kitap göndermese, peygamberleri vasıtasıyla hükümlerini insanlara bildirmese, insanlar yine Allah’a inanacak mıydı, yoksa Allah inancı olmadan mı yaşayacaklardı?
Maturidiler, bu soruya, insanın Allah tarafından akıl ile donatıldığını, akıllarını kullanarak yine iman edebileceklerini belirterek cevap vermiş, Eşariler ise bunun mümkün olmadığını, Allah’ın kitaplarını göndermemesi ve peygamberleri tarafından tebliğ etmemesi halinde insanların tamamen sapıklığa düşeceğini bildirmişlerdir...
Tahkiki iman-Taklidi imanİşte, Türkler ve Türk bilim adamları tahkiki iman yolunu tercih etmişler ve bu şekilde araştırarak iman etmenin, taklidi imandan üstün olduğunu belirtmişlerdir... Dolayısıyla, bütün dini bilimlerin yanında, medreselerde nakile dayalı bilgiler ile birlikte akla dayalı bilgilere de yer verilmiş, astronomi, cebir, geometri, mühendislik, tıp gibi bilimler ağırlıkla okutulmuştur...
Bu bilimler sayesinde Selçuklular ve Osmanlılar çağın en büyük ilim ve teknolojisini üretmişler, bu ilim ve teknoloji sayesinde süper güç olmuşlardır.
* * *Çaldıran Meydan Savaşı’nda
Şah İsmail’in ordusunu ağır bir yenilgiye uğratarak, Safeviler’in başkenti Tebriz’e giren
Yavuz Sultan Selim, aralarında İsfahanlı, güzel sesli müezzin
Hafız Mehmet ile, sonradan padişahın nedimi olan oğlu
Hasan Can, Timur’un torunu
Bediüzzaman Mirza gibi ünlülerin de bulunduğu bin kadar bilim adamı ve sanatçıyı Tebriz’den İstanbul’a gönderdi. Bu bilim adamlarının Şii ekolüyle yetiştiğini söylemek mümkündür...
Mehmet Niyazi Özdemir’in araştırmasına göre,
Yavuz, Memlûk sultanının elinde oyuncak olan
Halife Mütevekkil’den halifeliği devralarak, Memlûk hanedanına son verir vermez de Kahire’de Eşari itikadıyla yetişen ve sayıları bin kadar olan ikinci bir grup bilim adamını İstanbul’a götürdü...
İstanbul’u dünyanın ebedî bilim merkezi haline getirmek gibi yüksek bir düşünceden kaynaklanan bu bilim adamı sevkiyatı, maalesef İstanbul’da akıl ile nakil arasında kurulan sağlıklı dengeyi tamamen bozacak, araştırma-geliştirmeye dayalı ilim ve teknoloji üretimi tamamen duracak, nakil bilimleri, bir nevi ruhban sınıfı meydana getirecek ve Osmanlı gerilemeye böyle başlayacaktı...
Çünkü Şii ekolü zaten teknoloji üretememişti. Nakilci Kahire okulu, yani Eşari okulu ise akla önem vermiyordu. O zamana kadar
“hayatta en hakiki mürşit ilimdir” görüşü ile bilgi ve teknoloji üreten Maturidi görüşe sahip bilim adamları azınlıkta kalacak, çalışmaları engellenecekti.
Arslan BULUT, 31 Ocak 2006arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr